Yuva

•July 26, 2007 • Leave a Comment

Metin Karabaşoğlu

RUHUNDA ‘HİTAP çiçeği’ açan herkesin yaşadığı bir imtihandır. Anlatsa bir dert, anlatmasa bir derttir. Anlatmasa, ifade etmese, paylaşmasa, anlatıp paylaşmadığı için sorumlu olacak; anlatsa, sorumluluktan kurtulmayacaktır.

Bu kez, yeni sorumluluklar çıkacaktır çünkü karşısına.

Kanaatini ifade etmek, eğer ifade ettiği kanaat insanların dünyasında ma’kes buluyorsa, onu şu veya bu sayıda insan için ‘kanaat önderi’ yapar çünkü.

İnsanlar, bir mesele olduğunda, bir de onun ne dediğini öğrenmek ister, bir de onun gözüyle bakmayı denerler.

Hatta, o bu konuda birşey söylemiyor olsa dahi, o güne kadar söyleyip yazdıklarından, o vakte dek ifade ettiği kanaatlerden hareketle, söylese idi ne söylerdi, nasıl söylerdi diye düşünür, bir sonuca ulaşırlar.

Derken, ruhunda boy veren ‘hitap çiçeği’nin izini sürüp kanaatini ifade eden ve kanaati başka ruhlarda karşılık bulan herkes, her ‘kanaat önderi’ kendisini bir yol ayrımında bulur.

Serde ya yuva, ya kafes olmak vardır artık…

Ya uçmaya müstaid ruhların ve akılların istidadlarının inkişaf ettiği bir yuva, yahut uçmaya müstaid ruhları bir türlü serbest bırakmayan bir kafes olacaktır.

Bir ‘kanaat önderi’nde açan ‘hitap çiçeği’ne muhatap olan niceleri, onun bir yuva istidadındaki avuçlarında ilk uçma talimlerini yapar, kanatlarını kırpıştırır, sonra da artık uçuyor olmasında onun o büyük payını hiç unutmadan âlem sahrasında, hakikat ikliminde kanat çırpar durur.

Niceleri için ise, orası bir ‘yuva’ değil, ‘kafes’tir. Henüz uçamadığı kanatları ile orayı diyar edinmiş; sonrasında ise ya uçmayı unutmuş yahut uçmasına izin verilmemiştir.

Bakınca görürüz, aynı mürşidi, aynı kanaat önderini, aynı üstadı istidadının inkişafı, ruhunun maaliyata yolculuğu için ‘yuva’ edinenleri de, kafes edinenleri de…

Bakınca görürüz, maaliyata müştak ruhlara ve akıllara ‘yuva’ olup kanatlarını keşfetmelerine fırsat veren kanaat önderlerini de, ‘kafes’ olmayı tercih edenleri de…

Velhasıl, alanın da, verenin de imtihanı vardır ortada.

Verenin duruşunun sahih olması yetmez, alanın duruşunun da sahih olması gerekir bu yüzden.

Alanın duruşunun sahih olması da tek başına yeterli değildir, verenin de sahih bir duruşa sahip olması gerekir.

Nice kanaat önderi vardır, bir yuva olmak üzere vardır, nice istidadın kanatlanıp uçar hale gelmesi için çabalamışlardır; ama çaba gösterdiği niceleri ya kanatlarından habersizdir, yahut bu rahat yuva varken kanatlanıp uçmaya isteksizdir.

Nice kanaat önderi vardır, bir kafes olmak üzere vardır; kanatlarından haberdar nice istidadın kanadını kırar, nicesinin de kanatlanıp uçma isteğini söndürür.

Nice müstaid ruhlar, kalbler ve akıllar vardır, ‘yuva’ mesabesindeki bir mürşidi, o mürşidin arzusu hilafına, kendisi için bir ‘kafes’e dönüştürür, istidadını öldürür, inkişafını söndürür.

Nice müstaid ruhlar, kalbler ve akıllar vardır, ‘kafes’ olmaya yatkın bir kanaat önderini bir müddet ‘yuva’ edinir, bu ‘yuva’nın kanatlarının hareketini engellediğini anladığı anda kanatlanacağı daha geniş ve daha özgür bir diyar arar.

Sözün kısası, bir kanaat önderini değerlendirirken, onun müstaid ruhlara ‘yuva’ mı, ‘kafes’ mi olmayı tercih ettiğine bakar gözlerim.

Aynı kriter, onun etrafında hâlelenen müstaidler için de geçerlidir. O, bir yuva olarak mı, bir kafes olarak mı itibar görmektedir?

Peygamber aleyhissalâtu vesselamı o kadar çok seviyorsam, bir sebebi, ‘Fahr-ı Kâinat’ olmakla birlikte sahabilerini birebir kendisi gibi olmaya zorlamayışı; ona yapılan biatlarda bile, sahabileri ‘Allah’ın Resûlüne itaat edeceğine’ söz verirken, onun onlar namına ‘gücümün yettiği kadarıyla’ kaydını düşmesidir.

Sahabileri o kadar çok seviyorsam, bir sebebi, hepsi de Resûlullah aleyhissalâtu vesselamdan ders almakla birlikte, ‘birebir benzemek’ten öte, hepsinin kendi istidadına muvafık bir kemal bulmasıdır.

Bediüzzaman’ı çok seviyorsam, bir sebebi, mucizeler için bile “Akla kapı açar, iradeyi elinden almaz” izahını yapan o sevgili üstadımın asla irademi temellüke kalkışmadan kanatlarımızı keşfetmemizi sağlamasıdır.

Sevgilerimin bir sebebi buysa, çekincelerimin yahut kavgalarımın bir sebebini de bilebilmek zor değil…

Akla kapı açmaya evet, irademizi elimizden almaya hayır!

‘Yuva’lara evet, ‘kafesleme’ye ve ‘kafeslenme’ye hayır!

‘Yuva’lar bulup, ‘kafes’lerden uzak durmak istiyor ruhum.

Hem, yazdıklarının daha yükseklere kanat çırpabilmek için bir yuva, bir basamak işlevi görmesine razı, ama kafes olmayı hiç istemiyor…

Advertisements

Yaz boyunca hangi duygularınız besleniyor?

•July 17, 2007 • Leave a Comment

AHMED ŞAHİN

Yaz sıcaklarının etkisini artırdığı şu günlerde mevsimlik konuyu bir daha düşünelim mi?

Evet, diyorsanız, buyurun, şu yorumu birlikte okuyalım. Bakalım siz nasıl bakacaksınız arz etmeye çalıştığım ‘duyguların beslenmesi’ olayına?

Bilindiği üzere insanda hem akıl ve iman vardır, hem de nefis ve şeytan… Her ikisi de insanı yönlendirme görevini yüklenmişlerdir. Bu sebeple insan hayatı boyunca ya aklının, imanının yönetiminde ya da nefsinin ve şeytanın etkisinde…

Bilinen bir gerçektir ki, kimse aklının, imanının yönetimini bırakıp da nefsinin ve şeytanının etkisine girmek istemez. Çünkü akıl ve imanda kötüye yönlendirme yoktur. Ama nefis ve şeytanda çoktur. Buna rağmen akıllı ve imanlı insan da zaman zaman nefsinin ve şeytanının yönlendirmesine girer, yanlışlar yapar.

Niçin yapar bu yanlışları? Çünkü nefsini ve şeytanını besleyip kuvvetlendirmiş, onun baskı ve kıskacına girmiş de onun için.

İşte bütün mesele burada. Beslenme meselesinde! Gün boyu aklı ve imanı mı besliyoruz, nefsi ve şeytanı mı?

Şayet nefsi ve şeytanı teşhirli, tahrikli günahlarla, haramlarla besliyor, onları kuvvetlendirip azgınlaştırıyorsa, artık bu kimsenin akıllı, imanlı olması yeterli değildir. Aklı tasvip etmemesine, imanı rıza göstermemesine rağmen günahlara yönelir, yanlışları yapar. Hatta bu günahlara aklından, imanından feryatlar yüksele yüksele sürüklenir gider. Çünkü nefsi ve şeytanı öylesine beslenip azgınlaşmış ki, artık imanını da, aklını da dinlemez hale gelmişler. Bu yüzden sürükleye sürükleye götürür zayıf kalmış iman ve akıl sahibini.

Öyle ise, aklın, imanın tasvip etmeyeceği yanlışlara düşmemek için nefsi ve şeytanı teşhir ve tahrikli günahlarla, haramlarla besleyip de azgınlaştırmama konusuna çok dikkat etmek gerekmektedir. Mevsim boyunca bir numaralı meselemiz bu olmalıdır.

Bilinen bir gerçektir ki, nefis ve şeytanı besleyen mevsimlik günah vasatı oldukça yaygınlaşmıştır. Özel bir dikkatle kendinizi korumaya almadığınız takdirde nefis ve şeytanın beslenerek azgınlaşması an meselesidir. Hatta okuduğunuz bazı yayınlar, sokakta ve ekranlarda seyrettiğiniz bazı görüntüler nefsi ve şeytanı azgınlaştırmak için beklemektedir. Şayet kullanımına sınır koymadığınız cihazlarınız da devreye girerse besleme daha da azgınlaşır.

Bir de bakarsınız ki, imanından, aklından şüphe etmediğiniz sağlam kimseler bile günahlara maruz. Direnememiş, dayanamamış, sürüklenmiş… Çünkü nefsi beslenmiş, şeytanı kuvvetlenmiş… Beslenip kuvvetlenen, zayıf kalanı elbette sürükler, isyan bayrağını da çeker. Onun için söylemiş Müceddidü’z-zaman meşhur sözü:

– Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır! Tevbe, istiğfarla o günah silinmezde devam edilirse bağımlılık halini alır, kurtulmak zorlaşır. Ucu küfre çıkan bir yolda ilerleme dahi söz konusu olur.

– İşte bunun için arkadaş mühim, bunun için çevre mühim. Bunun için okunan gazete, dergi, kitap, dinlenen radyo, seyredilen televizyon,gidilen sohbetler mühim. Neyi besliyorlar, aklı ve imanı mı, yoksa nefsi ve şeytanı mı? Unutma, hangisini besliyorsan hayatın onun yönlendirmesindedir. Hatta sen istemesen de.

Şimdi düşünme sırası bizde: Neyi besliyoruz, akıl ve imanı mı, nefis ve şeytanı mı?

– Ne diyorsunuz, bu besleme olayını mevsim boyunca hep düşünmeli miyiz?

Zorluklarla ve mesuliyetlerle dolu bir hayat yaşa!..

•July 5, 2007 • Leave a Comment

HEKİMOĞLU İSMAİL

Hayatı yenmek isteyenlerin bilmesi gereken iki önemli husus vardır:Engel ve zorluklar hayatın malıdır. Gelişme ve başarma arzusu içinde olan her insan engel ve zorluklarla çevrilmiş bir adaya benzer.

Diğeri ise bomboş oturmak, her işten kaçınmak veya tembellik etmektir. Hayatın tehlikelerinden, meselelerinden kaçınmak isteyenler, kaçmaya çalışırken düşerler.

Ya mücadele edeceksiniz ya da susup oturacaksınız, her şeyden elinizi eteğinizi çekeceksiniz. Yani ya hayat, ya ölüm.

Zorlukların önünden kaçan insanlar, bunu inanılmayacak kadar büyük bir bedelle öderler.

Her türlü engele, zorluğa, tehlikeye karşı alacağımız tavır, başarı gösterip gösteremeyeceğimizi belirleyecektir. Mesuliyet, bir insanın bulabileceği en iyi dosttur. Ne yazık ki birçok insan bunun kıymetini ancak ömrünün son zamanlarında anlar.

İnsanı ahlak sahibi yapan da yine bu mecburiyetlerdir. Borçlarını ödemek, sözünde durmak, kendisinin olduğu kadar başkalarının da menfaatlerine itina etmek, bir insanın iş hayatındaki ahlaki mecburiyetleridir.

Çalışmanın kıymeti, vücudu ve beyni daima güçlü tutmasında, bunları geliştirmesinde ve bizi hayata karşı maddeten ve manen dayanıklı yetiştirmesindedir.

Eğer ben bir genç adama nasihat verecek olsaydım şunu söylerdim:

“Git. Ömrün oldukça zorluklarla ve mesuliyetlerle dolu bir hayatta yaşa. Zira bunlarsız hayat, taşımaya değmeyen bir yüktür.”

Dünyaya faydalı, insanlığa faydalı, milletine faydalı olmuş her hakiki büyük adamın hayatı, zorluklar ve engellerle mücadelelerle geçmiştir.

Genç bir adam şu suali sormuştu:

-Lisanın en faydalı kelimesi hangisidir?

Derhal cevap verdim:

-Öğrenmek.

Hâlâ o soruya verebilecek başka bir cevap bulamadım.

İnsan öğrenmeli. Bilgi neredeyse oraya gidip elde etmeli.

İnsan zorluklara karşı koyma kuvvetini ancak “öğrenmek” sayesinde elde edebilir.

Hiçbir kimse zorluklar karşısında gelişigüzel tavır almamalıdır. Nasıl davranılması gerektiği incelenmeli, tespit edilmelidir.

Kendimize daima sormalıyız:

– Bana bu işte yardım edecek kitap yok mu?

Öğrenmenin en ucuz ve en kolay yolu “okumak”tır. Birkaç bin liralık kitap, milyonlarca liralık hizmet edebilir.

Okumaya ve öğrenmeye ayrılan zaman, daima kendisini öder. Ancak çok acele etmeye, sabırsızlanmaya gerek yoktur.

Bilginin gereksiz olduğunu düşünen insanlarla büyük işler başarılamaz.

İnsan, başarısının her noktasında daha çok bilgiye muhtaçtır.

Hatta başarı yükseldikçe bilgiye ihtiyaç da artar.

Kimi insanlar pratikte edindikleri tecrübe ve alışkanlıkların işe yaradığını görünce yeterli olduğunu zanneder ve bilgiyi küçümser.

Böylelerinin içinden büyük adamlar çıktığı görülmemiştir. Bunlar daima başkalarının peşinden yürürler de bunun farkına bile varamazlar.

Dünyevileşiyor muyuz?

•July 5, 2007 • Leave a Comment

Yeni Ümit Dergisi’nin son sayısında dikkat çekici, dikkat çekici olduğu gibi büyük bir yaramıza da neşter vuran bir makale yayımlandı. Değerli yazar Muhsin Toprak’ın kaleme aldığı yazıda, bugün yavaş yavaş ve sinsice içine çekildiğimiz dünyevileşme girdabı ele alınıyor ve dünya ve ahiretin ne olduğu/ne olmadığı yönünde tahliller yapılıyor. Bol sayıda ayet ve hadislerle süslenen bu yazı, mutlaka okunması gereken bir yazıdır. Bizim bu karalamalarımız da, bu değerli makalenin özeti mahiyetinde olacaktır. Tabii bazı tasarruflarla beraber..

Yazı dünyevileşmeden bahsediyor. Nedir dünya ve dünyevileşme?..

Öncelikle, Bediüzzaman Hazretlerinin, dünyanın üç ayrı yüzü olduğuna dair orijinal açıklamasını burada hatırlamakta fayda var: “Dünyanın üç yüzü vardır. Birinci yüzü, Cenab-ı Hakk’ın isimlerine bakar; onların nakışlarını gösterir, iç yüzleriyle o isimlere aynalık yapar. Dünyanın şu yüzü, Cenab-ı Hakk’ın, ilim, kudret ve hikmetiyle yazmış olduğu birer mektuptur. Güzelce okunması gerekir. İşte dünyanın bu yüzü gayet güzeldir, nefrete değil, aşka layıktır. İkinci yüzü, ahirete bakar; ahiretin tarlasıdır, Cennetin mezrasıdır, rahmetin çiçekliğidir, fidanlığıdır. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir; horlanmaya, küçümsenmeye değil, muhabbete layıktır. Üçüncü yüzü, insanın heveslerine bakan, onun gafletine sebebiyet veren ve ehl-i dünyanın hislerinin oyunu, oyuncağı olan yüzüdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü fanidir, zaildir, elemlidir, aldatır. İşte hadisi şerifte bildirilen tahkir ve küçümsemeler, hakikat ehli büyüklerimizin nefretleri, dünyanın bu üçüncü yüzüne aittir.” (Sözler, s. 862–863, Şahdamar yay.).

Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği bu bakış açısı ve bu tefsirle ayet ve hadislere baktığımızda şu mübarek beyanları görüyoruz:

“Düşünseler şunu da anlarlardı ki: bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir ve ebedî âhiret diyarı ise, hayatın ta kendisidir. Keşke bunu bir bilselerdi!” (Ankebut Suresi, 29/64)

“İyi bilin ki dünya hayatı, bir oyundur, bir oyalanmadır, bir süstür. Kendi aranızda karşılıklı övünme, mal ve nesli çoğaltma yarışıdır.” (Hadid Suresi, 57/20)

“Kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinlere olan istekler/arzular insanlar için süslendirilmiştir.” (Âli İmran 3: 14)

“İyi bilin ki dünya hayatı, bir oyundur, bir oyalanmadır, bir süstür. Kendi aranızda karşılıklı övünme, mal ve nesli çoğaltma yarışıdır. Tıpkı o yağmura benzer ki bitirdiği ürün, çiftçilerin hoşuna gider. Ama sonra kurur, sen onu sapsarı kurumuş görürsün. Sonra da çerçöp haline gelir. İşte dünya hayatı da böyledir. Âhirette ise kâfirler için şiddetli bir ceza, mü’minler için ise Rab’leri tarafından bir mağfiret ve rıza! Evet, dünya hayatı bir aldanma metaından başka bir şey değildir.” (Hadid, 57/20; benzeri anlatımlar için bkz. Yunus, 10/24 Kehf, 18/45).

“Dünya çekicidir, tatlıdır” (Müslim, Zikir, 99)

Bu hadislerdeki süslendirilme, çekicilik, tatlılık ifadeleriyle, elbette “gidin o süslerle sonuna kadar süslenin, o çekiciliğe kendinizi salın, o tatlardan tadabildiğiniz kadar tadın” demek istenmiyor. Efendimiz, burada, dünyanın yukarıda bahsedilen üçüncü yüzünü ifade ediyor ve onun bu yüzüne karşı teyakkuzda bulunmamızı, sakın ola ki aldanmamamızı emrediyor.

Şu hadisi şerifte de insanın yapısındaki mal hırsı ortaya konuyor:

“İnsanoğlunun bir vadi dolusu malı olsa ikincisini ister. Onun gözünü ancak, bir karış toprak doyurur.” (Müslim, Zekât, 117) Evet, şahsımızda ve etrafımızda gördüğümüz pek çok örnek, bu hakikati ortaya koyuyor.

Dünyaya aldanmamak bir esas. Fakat, içinde yaşadığımız şu varlık, süs, tat, zevk aleminde, bizim inananlar olarak ondan istifademiz ne ölçüde olacak. Bu hususu bir ayeti kerimede Allah (celle celaluhû) şöyle beyan buyurur: “Allah’ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu kazanmaya bak, bu arada dünyadan da nasibini unutma, Allah sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun.” (Kasas 28/77) Hocaefendi, bu ayetin mealini verdiği bir yerde “eh!, dünyadan da nasibini unutma” şeklinde ifade eder. Demek ki, esas yurdumuz ahirettir ve inşaallah cennettir. O ana vatana göre dünya yurdu ise, ‘eh’ denecek kadar kıymetsizdir. Ondan ancak o kadar faydalanmak gerekir. Eh! Ne yapalım, yolculuk esnasında bir hikmete binaen dünya durağına uğramışız, burada bulunuşumuzu idare edecek kadar bir şeylerden istifade edelim. Fakat takılıp kalmayalım. Yoksa treni kaçırırız!

Eşya tutkunluğumuz, lüks yaşama hevesimiz, harcama sevdamız, alışveriş tiryakiliğimiz, standart yükseltme özentimiz, başkaları gibi olma garabetimiz, kanaatsizliğimiz..vs. gibi, asrın pek çok hastalığından bize bulaşanlar ve bunların neticeleri üzerinde, ileriki haftalarda durmaya çalışalım inşaallah..

Fani Dünya

•May 28, 2007 • 1 Comment

Belli değil son yolculuğun ne saati, ne günü,
Aldanma fani Dünya’ya tahattur et ölümü.

Şan, şöhret, makam ile ölümü unutma,
Geçici ve boş şeylerle kendini avutma.

Dünyevi dostlar kabir kapısına kadardır:
Orada sana arkadaş yalnız imandır.

Malayani şeylerle ömrünü telef etme,
İmani bilgilerle kendini techiz eyle.

Baki değil bu Dünya, insanlar da fani,
Bir zamanlar yaşayanlar neredeler hani?

Bize de elbet birgün ölüm gelecektir.
Bu fani Dünya’ya aldanmamak gerektir.

TUBA YOLCU
BURSA http://tubayolcu.wordpress.com/

Müslüman neden ibadet etmek istemez?

•May 28, 2007 • 1 Comment

muminihsaneder.jpg

‘Gecenin sonunda olmazsa sabah
Bil ki ufukları tutmuştur günah’

İbadet, insanı terk etmez. Haramlar, insanla ibadetin arasına girer, keser yolu. Ve insan ibadeti göremez olur. O insan ibadete ulaşamaz. İstese de ulaşamaz.

Her haram havada dolaşan toz lekeleri gibidir. Nasıl ki lekeler lambanın camına yapışır da o ışık dışarı sızamazsa, kalp fanusu da böyledir. Haramlar kalp fanusunu karartır, insan ibadet etmek istemez. Çünkü kalpteki iman dışarı tesir edemez, dışarıdaki ilim de kalbe ulaşmaz. İşte insanla ibadetin uzak kalmasının sebebi budur.

Haramlarla ibadetin yan yana yürüdüğü görülmemiştir.

Hem haram işleyen hem ibadet eden insan İslam’ın hukukuna tecavüz ediyor demektir. Hem haram işleyip hem ibadet edenleri görenler; “İşte Müslümanlar böyle!” demektedirler. Allah, böyle kullarına hesap soracaktır: “Sen öyle hareket ettin ki, Müslümanlığı lekeledin!”

İslamiyet’e böyle lekelerin gelmemesi için haram işleyen Müslümanlardan Allah, ibadeti uzaklaştırır.

Allah muhafaza, zaten haramlarda ısrar etmek, Müslüman’ı Allah’tan tamamen ayırabilir.

Her günah vücut şehrine giren bir casus gibidir. Kendini günahlardan koruyanın ibadet etmesi kolaylaşır.

Ben televizyon seyretmekte çok sakıncalar görüyorum. Adam filmleri izlerken, şarkıcılarla şarkı söylerken o kadar lezzet alıyor ki, namazdan lezzet alamaz oluyor.

“Elli tane şarkı biliyorum ezbere!” diyor. Bu adam hangi ibadeti yapmak ister ki? Hafıza bandını doldurmuş. Zevki başka şeylerde bulmuş. Canı ibadet istemiyor haliyle… Namazdan zevk alabilir mi bu insan?

Treni kaçırmış!..

Şarkıları, türküleri unutacak, hafızasını temizleyecek, onların yerine zikrullahı yerleştirecek. Yoksa canı ibadet etmek istemez tabii… Benim böyle arkadaşlarım vardı hakikaten. Adam haramlardan uzak durmaya çalışıyor; fakat derse gelmiyor! Alimlere yaklaşmıyor!

Dikkat etmek lazım ki, bir tane öğretmen yetiştirmek için ilkokul, ortaokul, lise, üniversite okunacak. Neymiş? Bir tane öğretmen yetişecekmiş.

Ben dindarım diyen!.. Beş vakit namazını kılan!..

Ne kadar tahsil yaptın dinin üzerine? Kimleri örnek aldın? Kimlere bağlandın? Sünnet-i seniyyeyi ne kadar taşıdın hayatına?

Allah’ın dinini, kitabını, peygamberini öğrendik. Hâlâ bir çocuk gibi ne sevk edilmek istiyorsun? İraden var, kullan.

ZAMAN
Hekimoğlu İsmail

Yaratılıştaki Adalet

•May 7, 2007 • Leave a Comment

02b1.jpg

İnsanda çok garip his ve duygular vardır. Çoğu kez kendinde bulunan nimetlerin, değerlerin ve kıymetlerin farkına varmaz da, olmadık şeyleri anlaşılmaz bir hırsla ister, durur. Hep gözünü yükseklere diker, şükrü unutur. Hatta bazen haddini aşar, yaratılışı sorgulamaya kalkışır. İleri-geri sorular sorarak, aklı ve fikri karıştırır.

Meselâ şöyle der:

“Ben at arabacısı Ahmet Emminin oğluyum, sen ise toprak ağası Hüseyin Ağanın oğlusun. Bu nasıl adalet? Bir insan Kuzey Kutbu’nda kar içinde bir eskimo olarak yaratılmış, diğeri ise Bill Gates’in yüz milyar dolarlık zenginliğine mirasçı olarak? Bu yaratılışta nasıl bir adalet var? Hem ben niye Sakıp Sabancı’nın çocuğu olarak yaratılmadım ki?”

Enteresan sorular bunlar. İnsanlar, bu ve benzeri soruları, ya açıktan birilerine sormuşlar veya ister istemez zihinlerin bir köşesinde yer etmiş, kişiyi meşgul etmiştir.

Bu soruların akla gelmesinin, açıktan sorulmasının veya itiraz ederek meseleye ters bir noktadan yaklaşılmasının en birinci sebebi kişinin kendisindeki değerlerin ve kıymetlerin farkında olmamasıdır. Ya da kendisine verilen yüzlerce maddî ve mânevî vücut mertebelerini doğrudan fark edememesidir. Gözünü farklı noktalara dikerek haddini aşmaya veya hak etmediği şeye ulaşmaya çalışmasıdır.

Şimdi gelin isterseniz önce bizde var olan değerlerin farkına varalım.

“Şu güzel dünyada yaşayan insanın en önemli kıymet ve değeri nedir?” diye sorulsa, elbette ki hiç şüphesiz hayat denecektir. Zira hayat olmadan hiçbir şey olmaz. Ölü insan ne soru sorabilir, ne düşünebilir, ne görebilir, ne duyabilir v.s. Hayat insanın belki de en önemli cevheridir. Hayat öyle kıymetli, öyle değerli bir şeydir ki, bu değer maddî bir şeyle ölçülemez. Şimdi dense ki bir insana “Sana Bill Gates’in yüz milyar dolarlık servetini vereceğim, gel şu hayatını ver.” O insan alık alık yüzüne bakacaktır. Belki de “Deli mi bu adam ne? Hayat olmayınca ben yüz milyar doları ne edeyim?” diyecektir. Bırakın yüz milyar doları, belki dünyayı verseniz hayatın değerini karşılamayacaktır. Çünkü hayat olmaz ise, dünya da bir işe yaramaz. Demek ki hayat, şu dünya ve dünya içindekilerden çok daha değerli bir kıymettir.

Yıllar öncesinde, bir arkadaş “Arkadaşlar ben milyarder oldum” demişti bize. Bizler de “Galiba bizim arkadaşa piyango çıktı” diye hem sevinmiş, hem de şaşırmıştık.

“Peki nasıl milyarder oldun?” diye sorduğumuzda, cevap beklediğimizden de şaşırtıcı idi:

“Arkadaşlar şimdi biri çıksa, ‘Şu iki gözünü bana ver, sana bir milyar vereceğim’ dese verir misiniz?”

“Hayır. Asla!”

“Ben de vermem. Öyleyse ben milyarderim.”

Baktık, doğru söylüyor arkadaş. Meğer hepimiz bir milyardermişiz de haberimiz yokmuş, o anda farkına vardık.

Gerçekten de öyle değil mi? İnsan bir gözünü, bir kulağını, bir beynini maddî bir değerle veya altın ve para ile ölçebilir mi? Akıllı bir insan için mümkün değil. Bırakın maddî değerlerimizi, tek bir his ve duygumuzu dahi maddî bir değerle ölçmek mümkün değil. Kim sevgisini bir maddî değere değişir?

İşte her bir insan, yüzlerce maddî ve manevî cihazla donatılmış. Her biri de, paha biçilemeyecek kadar değerli. Bu sebepledir ki, insan, kâinat içinde en değerli bir mevkide yer almıştır. Kâinattaki en kıymetli mevcut, insandır. Ve bütün insanlara da, hayat, yaşamak, göz, kulak, his, akıl, düşünce gibi temel değerler gerektiği kadar verilmiş. Bu kadar mühim, bu kadar harika, bu kadar hayatî nimetler yanında, insanlar arasındaki sosyal farklılıklardan doğan nimet farkları göze gözükecek kadar büyük ve önemli değildir. Zira Ahmet Emminin oğlu da, Hüseyin Ağanın oğlu da hava solur, güneşin ısı ve ışığından istifade eder, birkaç bardak su içer, akşam olunca da birkaç tabak yemek yer. Gece olunca yatar, sabah olunca uyanır, kalkar. Yoksa Hüseyin Ağanın oğlu bin tabak yemek yemiyor? O da bir iki tabak yemek ve bir iki bardak su içiyor. İşte insan öncelikle kendisine verilen bu paha biçilmez kıymetlerin farkına varmalı, sonra da bu değerleri veren Rabbine teşekkür etmeli.

Şimdi bir insan düşünün ki, kendisine çok değerli hediyeler ve makamlar verilerek minare başına kadar çıkmış, bir irtifa kazanmış. Eğer bu insan minare başında, kendisine verilen bu makama şükretmeyip de, kendi zaviyesinden farklı gözüken diğer yüksek minarelere bakarak o­nlara özense, minare başından ayağı kayıp düşme ihtimali var.

Aynen öyle de, insan ne bitki, ne böcek, ne sinek, ne kuş, ne de başka bir hayvan olarak yaratılmış. İnsan olarak yaratılmış, kıymettar bir vücut ve hayat, ruh, his, akıl, fikir ve şuur verilmiş. Mahlûkât içerisinde en yüksek mevkie çıkarılmış. Yüzü ebedî âleme çevrilerek dünya kadar, belki kâinat kadar bir ebedî mülk vaat edilmiş. Şimdi bu kadar nimet ve ikram karşısında hâlâ hak iddia etmeye kalkışırsa, hâlâ yaratıştan dolayı adaleti sorgulama haksızlığında bulunursa, cidden büyük bir haksızlık etmiş olur?

Hem insanın ne hakkı var ki adalet ve hakkı sorgulasın? Hak etmediği makam ve mevkie gözünü diksin?

Hakkı olmadığı bir şey hakkında hak iddia etsin?

Şimdi hak dediğimiz şey nasıl gerçekleşir insanlar arasında? Gidersiniz bir işte çalışırsınız, emek harcarsınız, vakit harcarsınız, ter dökersiniz. İşin sonunda patrona döner, “Çalıştım, ter döktüm, hakkımı ver, ücretimi öde” dersiniz. Şayet patron emeğinizin tam karşılığını vermez ise, o zaman hak iddia edebilirsiniz.

Peki insanın yaratılıştan dolayı Cenâb-ı Hakka bir hak iddia etmeye hakkı var mı? Biz bu vücudumuzu, hayatımızı, aklımızı, ruhumuzu ve diğer azalarımızı hangi emek karşısında aldık? Bunların hangisi için ter döktük? Elimiz için mi, gözümüz için mi, hayatımız için mi, ruhumuz ve hislerimiz için mi? Hangi şeyimiz için ter döktük? Akıllı ve vicdan sahibi bir insanın bu soruya vereceği cevap, “Ya Rabbi, bu kadar nimetten dolayı sana teşekkür ederim” olmayacak mıdır? Olmazsa, buna nasıl insan denir?

Üstelik Allah bizi yaratırken elimize bir liste tutuşturmuş değildir. “Hayatınızı, duygularınızı, azalarınızı siz seçin” dememiştir ki, listeye bakıp seçtiğimiz değerlerle bize verilen değerleri karşılaştırıp da bir hak iddia edelim.

İnsan hiç hakkı olmadığı bir hakta iddia etmemeli hak.

Adalet tüm incelikleriyle tecellî ediyor mülkte, dikkatli gör, bak. Evet, Cenâb-ı Hak her bir mahlûkunu vücut sahasına çıkarıp, hayatını devam ettirecek her şeyi yaratarak, her hak sahibine hakkını vermiş, adalet-i mutlakasını göstermiştir. Biz insanlar için de hayatı ve hayatın ihtiyaçlarını eksiksiz yaratarak, yine adaletini tam olarak tecellî ettirmiştir. Hikmeti gereği, insanların duyguları inkişaf etsin, insanlar mükemmele ersin, kabiliyetleri açığa çıksın, insan gerçek bir insan olma yolunda yürüsün diye de bazı sosyal farklılıklar yaratmıştır. İnsanlar bu farklılıkları doğru anlayıp, doğru yönlendirdikleri zaman, o zaman gerçek insan olurlar. Continue reading ‘Yaratılıştaki Adalet’