Allah’ın 99 ismini zikretmek insana huzur veriyor

•March 16, 2007 • Leave a Comment

Sağlıklı yaşam, doğal tıp, doğru beslenme, obezite, stres gibi konularda gelir seviyesi yüksek kesime danışmanlık yapan Dr. Ender Saraç, Allah’ın 99 ismini yani Esmaü’l-Hüsna’yı zikretmenin insana huzur verdiğini söylüyor.

Merhametsizlere ‘Er Rahim’ ve ‘Er Rahman’, aşırı sinirlilere ‘El Halim’, yaşamında sevgi ve muhabbeti az olanlara ‘Ya Vedud’, nereye gideceğini bilemeyenlere ‘El Hadi’, sıkıntı içinde olanlara ‘El Vekil’ ismini zikretmelerini tavsiye eden Saraç, “Allah’ın isimlerini zikretmek, meditasyon ve diğer enerji teknikleri gibi pozitif enerji verebilecek etkili bir yöntem. Bu doğru olarak yapıldığında insanın içinde eksik olan enerjileri tamamlar, zarar veren enerjileri de törpüler ve kişiyi rahatlatır. Esmaü’l-Hüsna ile yapılan zikir, beynin bazı merkezlerinde birtakım enerjileri daha çok aktive eder. Zikirden elde edilecek maddi ve manevi güç, diğer insanların acılarını hafifletmek, topluma daha yararlı olmak için kullanılmalı.” diyor.

Dr. Ender Saraç, hepimizin bildiği gibi uzman bir hekim. Sağlıklı yaşam, doğal tıp, doğru beslenme, obezite, stres gibi konularda gelir seviyesi üst düzey grubuna yıllardan beri hizmet veriyor. Mısır’ın piramitlerinden Hindistan’ın aşramlarına, Kâbe-i Muazzama’dan Vatikan’daki Katolik kiliselerine kadar birçok yerde araştırmalar yapan Saraç, Doğu kökenli yoga, meditasyon, reiki gibi enerji tekniklerini incelemiş ve deneyimlemiş bir doktor. Bugüne kadar 100 bine yakın hasta bakan, birçok kitap yazan, kitapları çok satan bir yazar aynı zamanda. Ender Saraç kısa bir süre önce “Ruhsal Gelişimimiz ve Kader” adı altında bir kitap piyasaya çıkardı ve kitabında Allah’ın 99 ismi Esmaü’l-Hüsna’yı zikretmenin bir enerji tekniği olduğunu söyleyerek bütün dikkatleri üzerine çekti. Saraç, kitabında Esmaü’l-Hüsna’nın insanın ruhsal gelişimine nasıl katkıda bulunduğunu yazıyor. Kendini biraz katı ve merhametsiz hissedenlere “Er Rahim” ve “Er Rahman”, aşırı sinirli olanlara “El Halim”, yaşamında sevgi ve muhabbet az olanlara “Ya Vedud”, nereye gideceğini bilemeyenlere “El Hadi”, içinden çıkılamayan bir durum karşısında “El Vekil” ismini zikretmelerini söylüyor. Ayrıca her burcun etkilendiği isimlerin neler olduğunu anlatıyor. Mesela İkizler burcunun baskın isimleri; Es Semi, Eş Şehid, El Mukaddim, El Basir.

Tıp fakültesinden yeni mezun olduğunda doktorluğun sadece ‘reçete yaz, tahlil iste’ gibi eylemlerden ibaret olmadığını düşünerek araştırmaya başlayan Saraç, “Başka bir derinliği vardır diye hissediyor, hatta biliyordum. Ama çok gençtim, yeterince bilgim yoktu. Bu nedenle adını koyamıyordum.” diyor. Saraç, 18 yıllık bir çalışmanın ürünü olan kitabı için, “İçimde uyanan ve tecrübelerimle geldiğim noktanın kaleme dökülmüş halidir.” yorumunu yapıyor. Saraç, kitabının ne dini ne de siyasi bir çalışma olmadığını söyleyerek aslında akılda soru işareti bırakıyor. Çünkü bir Müslüman için esmaları zikretmenin ilk amacı Allah’ın rızasını kazanmak. “Zikri ve esmaları dinden bağımsız bir şey gibi insanlara sunmak doğru mu?” sorumuza şöyle açıklık getiriyor: “Dinden soyutlamıyorum. Bu evrensel bir bilgidir. İnsanlığa yararlı olabilecek enerji inanç sistemimizde var. Bırakın pek çok insan bunların tadını alsın. Şifasını, nurunu öğrensin. Ondan sonra seçimi kendi yapsın. Pek çok insanın ulaşamayacağı ve giremeyeceği yerlere belirli bir anlatım tekniğiyle ben girdim. Bu kitap Türk toplumuna iyi bir hizmettir. İnsanlara hissedebileceği ve anlayacağı dilden ikram yapmak lazım. Sonuçta ben de bazı şeyleri nasıl yapacağımı hissediyorum.” diyor. Ender Saraç, yoga, meditasyon gibi Batı toplumlarında çok popüler olan tüm enerji tekniklerini denemiş hastalarının, “En büyük teknik nedir?” sorusuna, “Kalben tam teslim olarak yaşamak.” cevabını veriyor.

***

Ayete’l-Kürsî’nin koruyucu etkisi bilimsel olarak ispatlanacak

Ender Saraç, artık dünyada her şeyin bilimsel ve teknik şeylerle açıklandığını ve bunun aslında en ileri teknolojinin kaynağı olan El Alîm esmasının tecellisi olduğunu belirtiyor. Saraç, “Ayete’l-Kürsî, Felak ve Nas sûreleri okunduğunda insanın aurasının kalınlaştığı yani insanın korunduğu, çok kısa süre içinde birtakım ince aletlerle tespit edilecek. Nazar diye bir enerji olduğu ve nazara karşı bazı sûrelerle korunmanın insanın aurasını genişlettiği bilimsel olarak açıklanacak.” diyor.

——————————————————————————–

Ender Saraç’a göre;

* İnsanoğluna indirilmiş en son ve bir üst modeli gelmeyecek tek yazılım programı Kur’an-ı Kerim. Kur’an’da insana şifa verecek pek çok bilgi var.

* Zikir, meditasyon ve diğer enerji teknikleri gibi pozitif enerji verebilecek etkili bir yöntem.

* Zikir doğru olarak yapıldığında insanın içinde eksik olan enerjileri tamamlar, keskin olup zarar veren enerjileri de törpüler ve kişiyi rahatlatır.

* Esmaü’l-Hüsna ile yapılan zikir, beynin bazı merkezlerinde birtakım enerjileri daha çok aktive ediyor.

* Zikirden elde edilecek maddi ve manevi güç, diğer insanların acılarını hafifletmek, topluma daha yararlı olmak için kullanılmalı.

* Toplumda herkes enerji emen bireyler olarak yaşıyor. Ortadaki kaptan herkes emmek istiyor. Kimsenin kaba verecek malzemesi yok.

* Kur’an’da söylendiği gibi insanların kalpleri mühürlü. Yani kalp şakraları kapalı. Bu nedenle 40 gün El Basid esması zikredilebilir. Bu zikir kalbi açar, rahatlatır, genişletir.

* “O kadın benle evlensin, bu adam beni boşasın, çok zengin olayım, şu işi ben kapayım” gibi egomuzu savunmak ve ön plana çıkarmak için korkunç bir şekilde ben merkezli enerji harcanıyor. Ego merkezli yaşamayı bırakıp, tam teslimiyet haline geçildiğinde beyin enerji tasarrufu yapıyor ve o zaman bütün istekler oluyor.

* Bizim inanç sistemimizin kökü sevgi. Toplumda gerilim yaratan değil, toplumda daha olumlu enerjiler veren insanların oranı arttıkça Batı’ya bile meditasyon ve reikilerden çok daha güzel şeyler sunacağız.

Emirdağ’da Sabah

•March 16, 2007 • Leave a Comment

Güneşin devri dönmüştü; akşam adım adım yaklaşıyor, gölgeler uzuyordu. İnsanlar kadar, hattâ şeyler kadar gölge vardı. Vatanın yüzü gölgeleniyordu.

“Bir zat girdi Emirdağ’a! Yol kavşağında durdu. Hep yol kavşağında değil miyiz zaten? Kârla zararın, iyi ile kötünün ve doğru ile yanlışın… Fakat, o bildiğiniz yollardan birinin kavşağında durup, kendine benzemeyen birine ezanı sordu.

“O, başını salladı: ‘He’ diye.

“Bir kişi ezanı okumuş, binlerce kişi dinlemişti. Tâ uzaklardan akis yaptı:

“Allahü Ekber!”

“Herkes dinliyor, çırpınıyor, herkes bir rüya görüyordu. Kâbus mu kâbus!

“Sonra da kıbleyi sordu. Beriki kolunu uzatarak gösterdi. Şaşkındı, konuşmaya mecali yoktu. Gelen zat kendine hiç mi hiç benzemiyordu. Ya biz ondan değildik, ya o bizden… Lâkin Türkçe konuşuyor ve dedeme benziyordu.

“Omuzundaki seccadeyi serdi yere, sermesiyle namaza başlaması bir oldu. Dikili kaldı yanında iki jandarma neferi, pürsilâh bekliyorlardı. Neyi bekliyorlardı? Sayfa sayfa, cilt cilt tarih olan şu zatı mı? Onu mu bizden, bizi mi ondan koruyorlardı? Yoksa namazı süngülerin arasına mı almışlardı? Yahut o, Emirdağ’ı yerle bir mi edecekti? Acaba jandarma neferleri neyi bekliyordu? Bilinmedi gitti bu sır.

“Birdenbire hayalim Süleymaniye’ye kaydı. Sinan, gökyüzünü ellere yaklaştırmak için kubbe yapmıştı. Bu zat için yeryüzü bir cami ve bu iki jandarma neferi iki mermer sütundu. Gökyüzü süngülerin ucunda duruyordu.

“O, Emirdağ’a gelmişti. Binlerce insan vardı, amma yine de yalnızdı. Garipliğini namaz kılışında bile okumak mümkündü. Belki aç karnına taş basar gibi ellerini bağrına bağlamış, yahut gömmüş, iki kat idi. Dost bulamayınca Allah’a iltica etmiş, sanki Ona misafir, sanki Onun evindeydi.

“Hürmeti bu derece dıştan okunur, bu derece hali bilinirdi.

“Öyle rahat namaz kılıyordu ki, jandarmalardan birinin gölgesi üstüne düşmüştü. Anlaşılan, kendini çoook emniyette hissediyordu.

“Velhasıl her şeyi ile garip bir zattı. Adı da kendi gibiydi. O sanki İbn-i Kemal, yahut Zenbilli, yahut Ebû’s-Suud’du.

“Bunlara ‘Kimdir?’ deme Allah aşkına! Ne çabuk unuttun? Bunlar senin de, benim de dedemdi.

“Evet, evet! Diliyle, şekliyle yazısıyla dedemiz olan bu zat, mezardan kalkmış, şimdi Emirdağ yol kavşağında namaz kılıyordu. Yanında iki jandarma vardı, ama onlar da onun torunuydu. ‘Evlâdım’ derdi. ‘Kardeşim’ derdi. Kendisine kelepçe vuranları bile severdi. İlme ve fenne o derece düşkündü ki, kelepçede sanat var diye onu da beğenirdi. Hele hapishaneler, vatanın bir parçasıydı. Diyar diyar sürgün gezerdi. Vatanını gezdirenlere dua eder, hidayet dilerdi. Kısacası yazılmayan hayatı bir eserdi.

“Bir Kur’ân, bir de kitab-ı kâinatı okurdu. Başka kitap vermezlerdi. Bunları da elinden alamazlardı.

“O gün Emirdağ’da kıyamet kopmuştu. Çünkü akşam üzeri güneş doğmuştu. İki güneşi bir arada gördü Emirdağlılar. Fakat kör olanlar gece nasıl yürürse, gündüz de öyle yürürdü. Emirdağ’da emir vardı. Güneş balçıkla sıvanacak ve minareye kılıf uydurulacaktı.

“Emirdağ’da gönüller aydınlandı. İnsanlar, hattâ her şey sıcak sıcak, cana yakın oldu. Her şey erimiş, kardeş kardeş birbirine sarılmıştı: Emirdağ’a güneş doğmuştu…

“Emirdağ’dan yüzlerce kilometre uzaktayım. Fakat bir sıcaklık var içimde. Dün bir Emirdağlı gördüm, yanıyordu… ‘Battı mı dedim, O güneş?’ Kalbini gösterdi, gözlerim kamaştı, bakamadım. Herkes ayna olmuş, her aynada o güneş parlıyordu.

“Işığa düşman olan aydınlar, o aynaları kırdılar. Yine de her bir ayna parçasında bir güneş göründü.”

Hekimoğlu İsmail

Ehâdiyet- Vâhidiyet penceresinden bakış

•March 16, 2007 • Leave a Comment

Ali Ferşadoğlu

Ehadiyet ve Vahidiyet nedir? Cenâb-ı Hakkı bu sıfatlar penceresinden nasıl tanıyabiliriz? Kısaca anlamaya çalışırsak:

Ehâdiyet: Herşeydeki birlik tecellileridir. Yani, yaratılan herbir varlığın Allah tarafından ayrı ayrı yaratılması, hiçbirinin bir diğerinin aynısı olmaması, dolayısıyla her birinin kendi diliyle O’nu gösterip anlatmasına Ehadiyet tecellîsi denir. Meselâ bir çiçeğin güzelliğine bakınca; “Bunun güzelliği Sen’dendir Rabb’im!” deriz. Bir ağaca bakınca, “Her şeyin bir sahibi var, bu ağaç da sahipsiz olamaz” dememiz gibi, herşeyde O’nu anlatan çok şeyler görmemizdir.

Vahidiyet: Allah’ın, genelde, bütün eşyada, tüm yarattıklarında birliğinin tecellîsi. Ehâdiyet ve Vahidiyet isimlerinin mühürleri bir kanun gibi, her varlığın simâsına vurulmuş. Yâni, Allah’ın bu sıfatları her varlıkta, atomlardan çiçeklere, canlılardan yıldızlara kadar tecellî etmekte ve her biri, birbirinden ayrılmaktadır. Böylece bütün varlıklar hem nev’, hem ferd olarak fark edilir. Bunu biraz daha açarsak:

Varlık sahnesine çıkarılan her zerrenin, her canlının, her unsurun, her ağacın, her çiçeğin, her yaprağın, her mısır tanesinin, bir tek örneği ve birini diğerinden ayıran bir alâmet-i fârikası vardır. Yâni, hiçbir mısır, fındık tanesi, ağaç ve çiçek yaprağı, benzer olmakla birlikte, birbirinin aynısı değil, mutlaka farklı yönleri vardır.

Şu anda, dünyada mevcut 6 milyar insan içinde, hiçbiri bir diğerinin tıpa tıp aynısı değildir! Hiç birisinin saç telleri birbirinin aynı değildir, hiçbirisinin DNA kotları aynı değildir. Hiçbirimizin yüzü, sair uzuvları, hattâ sesi, parmak izleri, saç tellerinin yapısı birbirinin aynı değildir. Huy ve karakterimiz de farklıdır.

Sonsuz kudret, hikmet ve irade sahibi olan Allah, bir şeyin tıpa tıp aynısını tekrar yaratmamıştır, yaratmıyor! İşte bu Ehadiyettir.

Ehadiyet cüzde, parçada, fertte; Vahidiyet, bütünde, genelde, umumda görülür. Meselâ, güneşin, bir yaprağa tecellîsi “ehâdiyet”, bir ağacın bütün yapraklarına tecellisi “vahidiyet”; bir ağaca tecellisi “ehadiyet”, bütün ağaçlara tecellisi “vahidiyet”; bir varlığa tecellisi “ehadiyet”, bütün varlıklara tecellisi “vahidiyet” diye anlaşılabilir. Bir atomda tecellisi “ehâdiyet”, bütün atomlarda tecellisi “vahidiyet”; bir hücrede tecellisi “ehâdiyet”, bütün hücrelerde tecellisi “vahidiyet”; bir uzuvda tecellisi “ehâdiyet”, bütün uzuvlarda tecellisi “vahidiyet”; bir unsurda tecellisi “ehâdiyet”, bütün unsurlarda tecellisi “vahidiyet”; bir yıldızda tecellisi “ehâdiyet”, bütün yıldızlarda tecellisi “vahidiyet”; bir samanyolunda tecellisi “ehâdiyet”, bütün galaksilerde tecellisi “vahidiyet” örneği olarak anlaşılabilir.

Rahîm, Rab (terbiye eden), Hakîm, Âdil, Kuddüs (temizleyen), Rezzak (rızık veren), Şâfi (şifâ veren), Mücîb (cevap veren), Kadir (güçlü olan) ve sâir isim ve sıfatlarının tecellîsine bu perspektiften bakılırsa, Ehadiyet ve Vahidiyet damgalarının muhteşem yansımaları görülür.

Cami ışıklarına bakan çocuk…

•March 16, 2007 • Leave a Comment

Ahmet ALTAN

Sonra büyüdüm.

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.

O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.

Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin’ demişti.

Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.

Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.

Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.

Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.

Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.

Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet…

Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.

Allah’ı çok sevmiştim.

Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm. Continue reading ‘Cami ışıklarına bakan çocuk…’

Musibetler altında

•March 9, 2007 • Leave a Comment

Şaban DÖĞEN / YENİ ASYA

“Zahirî musibetler altında ve neticesinde inayet-i İlâhiyenin çok tatlı neticeleri var.”1

Bu, musibete düşenleri rahatlatıcı cümle Tarihçe-i Hayat’ta yer alıyor. Önceki yıllarında milletin gözdesi olmuş, omuzlar üstünde tutulan, fakat dönem değişikliği sebebiyle serapa fazilet olan hareketleri suç görülüp 28 senelik hayatı, zindan, sürgün, göz hapsi gibi hayattan bıktıracak şekilde nice sıkıntı ve ıztıraplarla geçen, eserin muhterem müellifi Bediüzzaman Hazretleri sıkıntılı hapishane günlerinde talebelerine yazdığı mektupta bu cümleye yer veriyordu.

İnsan haklı olabilirdi. Ama haksız olarak zindanlara dahi atılabilirdi. Böyle anlarda musibete takılıp “Ah vah!” etmemeli, hemen inayet-i İlâhiyenin, yani Allah’ın yardımını düşünmeli, bu tatlı sonuçlarla teselli bulmalıydı.

Evet, musibetlerde rahmet ciheti vardı.2 Önemli olan gülün dikenlerine takılıp kalmayıp mütebessim tomurcuklarını olduğu gibi musibetlerdeki rahmet izlerini de görebilmeliydi.

Her şeyden önce Hadid Sûresinin 22 ve 23. âyetlerinde dikkat çekildiği gibi yeryüzünde vuku bulan ve başımıza gelen herbir musibet yaratılmadan evvel bir kitapta yazılıydı. Öyleyse insan kaybettiği şeye üzülmemeli, birşey kaybettiğinde de şımarmamalıydı.

Bu âyet insanı rahatlatmaya yetiyordu. Çünkü kâinatta hiçbir şey tesadüfen, rastgele, kendi kendine olmamakta; aksine sineğin kanadını, ağacın yaprağını oynatmasına varıncaya kadar her şey Allah’ın izni ve takdiri sonucu gerçekleşmekteydi.

Madem her şey takdirleydi. Ve bu takdiri rahmeti, ihsanı, ikramı ve hikmeti sonsuz olan Allah yapmaktaydı. O halde Ona güvenmeli, teslim olmalıydı. Bizi bizden daha çok seven Rabbimiz bizim kötülüğümüzü nasıl isterdi?

O bizi olgunlaştırmak istiyordu. Bir çekirdeğin binlerce meyve veren ağaç hâline gelebilmesi için toprak altına girip o ıslak, karanlık âlemde kalıp kabuğunu çatlatıp filiz vermesi gerekiyordu. Yoksa toprak altına girmeden, çile çekmeden ağaç hâline gelmesi mümkün değildi.

Cennete lâyık hâle gelebilmek, orada yüksek mertebelere erebilmek için de dünya denilen imtihan salonunda manevî bir kısım eğitimlerden geçmek, bir kısım zorlukları üstlenmek gerekiyordu. Çile çekmeden saadete erilmezdi.

O halde ilk bakışta musibet gibi görünen olaylar sonuç itibariyle musibet olmaktan çıkıyor, rahmete dönüyordu. Demek her musibette bir cihet-i rahmet vardı. Demek o musibetler altında inayet-i İlâhiyenin çok tatlı neticeleri bulunuyordu.

Dipnotlar:

1- Tarihçe-i Hayat, s. 432. 2- Sözler, s. 665.

09.03.2007

Bizden biri ve biz

•March 8, 2007 • Leave a Comment

Metin Karabaşoğlu

PSİKOLOJİ KİTAPLARI, İNSANIN ‘ben’ algısının zamanla nasıl geliştiğini anlatırlar. Bebek iken insan, kendisini ebeveynle, ama özellikle annesiyle birlikte tanımlar. Annesinin varlığını hissetmediği bir ortamda huzursuzlanması, bu sebeptendir. Çocukluk dönemlerinde aşama aşama bu ben algısı gelişir. Hayat sahnesinin yeni misafiri, yıldan yıla, bir ailenin mensubu olduğunu, ama annesinin ayrı bir insan, babasının ayrı bir insan, kendisinin ayrı bir insan olduğunu anlamaya başlar. Ergenlik dönemine gelindiğinde ise, bu ayrışma tamamen netleşir. Bu dönemde anne-baba ve çocuk arasında yaşanan gerilimler de, bir bakıma, bu ayrım netleşsin diyedir.

Derken, insan olgunlaşır. Olgunlaşmanın nihaî noktası, kişinin kendisini bir fert olarak algılarken, bu ferdin aynı zamanda bir ebeveynin evladı, bir ailenin mensubu, bir toplumun üyesi olduğunun da farkında olmasıdır. Birey-toplum dengesini düzgün şekilde kurabilmesidir.

İnsanın bebeklik halinden yetişkinlik haline doğru bu yolculuğu, insan topluluklarına da uygulanabilir bir durum gibi gözükür bana.

Tek tek insanlar gibi, insan topluluklarının da, kaydettiği aşamaya göre, bebek topluluk, çocuk topluluk, ergen topluluk, yetişkin topluluk diye tanımlanabilir durumda olduğunu düşünürüm.

Bu çerçevede, asabiyet-merkezli her türden toplumsallığı, bana henüz ‘yetişkin’ olunamadığının bir göstergesi olarak algılarım.

Özellikle de, ‘biz’in ‘ben’lerden oluştuğunu ve her ‘ben’in irade sahibi bir fert olarak kendi karar ve eylemlerinin sorumluluğunu taşıdığını algılamayan her türden toplumsallığı…

Aşiret psikolojisi, bu durumun herhalde en açık örneğidir. Continue reading ‘Bizden biri ve biz’

Eğitimin en büyüğü

•March 8, 2007 • Leave a Comment

Şaban DÖĞEN / YENİ ASYA

Silleye, dayağa en lâyık olan şey hiç şüphesiz nefistir. Dış düşmanın yapamayacağı şeyleri dahi yaptırabilecek bu büyük ve dehşetli düşman ilk silleye lâyık olan düşmandır.

Çünkü insanda kötülüğe meyilli, bütün kötülüklerin başı olan duygu nefistir. Onun için nefis beğenilmez, ona güvenilmez. Herkesten çok eğitime muhtaçtır. Ve o eğitildikçe kötülüklerinden vazgeçer, yola gelir.

Kötülükleri emreden nefse nefs-i emmâre denir. Hz. Yusuf (as) gibi bir peygamberin bile nefs-i emmâreden Allah’a sığındığı düşünülürse ona güvenilmemesi, şer ve kötülüklerine karşı uyanık olunması, daima muhalefet edilmesi gerektiği anlaşılır.

Nefs-i emmârenin bir kademe üstü nefs-i levvâmedir. Eğer nefis işlenen kötülüklerden rahatsız oluyor, vicdanen azap duyup pişmanlığa, bir daha işlememe gayreti içerisine giriyorsa bu nefis nefs-i levvâmedir.

Nefsin bir kademe ilerisi kusurlarını bilme, günahlara dalmamada titizlik göstermedir. Böyle bir nefis Allah’ın hoşnut olduğu nefistir. Bu nefse nefs-i râziye, yani razı olunan nefis denir.

Eğer nefis iyi hasletlerle donanmış, kötülüklerden arınmış, şerrin kıskacından kurtulmuş, Allah’a mânen yaklaşmış, tatmin olur hâle gelmişse böyle bir nefis mutmainne nefistir. Fecr Sûresinin son âyetlerinde yer aldığı gibi, “Ey îmânı sağlam, güzel huylarla huylanmış, kalbi Allah’ın zikriyle huzura ermiş bahtiyar nefis! Sen Ondan, O senden râzı olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına katıl. Ve Cennetime gir”1 şeklindeki iltifata nâil olan nefistir.

Nefis mutmainne hâle geldiğinde bazan ilhama da mazhar olur. Bu nefse de nefs-i mülheme denir.

Nefislerini mutmainne hâline getiren nice İslâm büyüğü nefsi eğitim gibi bu zor işi başardıkları için zirvelere çıkmış; hem Allah’ın, hem de insanların hoşnutluğunu kazanmışlardır.

Bediüzzaman Hazretlerinin de nefis ve şeytanla çok ciddî ve önemli mücadeleleri; onların hile, şüphe ve desiselerine karşı elde ettiği başarılar vardır. Nefis ve şeytanla yaptığı münazaralarda onları mağlup etmiş, susturmuş; nefs-i emmarenin, cinnî ve insî şeytanların şüphelerinden tamamıyla kurtarmış; nefis ve şeytandan ders alan dinsizleri ve yoldan sapmışları hizaya getirmiş, yazdığı eserlerle kalpleri yaralı hakikat araştırıcılarının gönüllerine su serpmiştir. Risâle-i Nur Külliyatı olsun, onun bir fidanlığı ve hülasası durumunda olan Mesnevî-i Nuriye olsun bunun ispatı mahiyetindedir.

Bütün mesele nefs-i emmâreyi yola getirebilmektir.

Dipnotlar:

1- Fecr Sûresi: 27-30.

Yarına Hazır mıyız?

•March 6, 2007 • Leave a Comment

SON YÜZYILDA BATI dünyasında imanî aydınlıklar yüklü ‘küçük ama güzel’ eserler vermiş bulunan E. F. Schumacher, Aklı Karışıklar için Kılavuz’unda “Modern dinsiz yaşama deneyimi” der, “başarısızlıkla sonuçlandı. İnsan Kilisesiz yaşayabilir belki, ama dinsiz asla!”

Öte yandan, Rusya’nın en kesif haliyle ‘komünist Rusya’ olduğu; ateizm propagandasının devletin anayasal görevi, herhangi bir dine mensubiyetin ise fiilen yasak olduğu; dahası milyonlarca insanın sözkonusu ülkede bu uğurda öldürüldüğü bir zamanda, Bediüzzaman Said Nursî “Dinsiz bir millet yaşayamaz; Rus da dinsiz kalamaz” diyecek kadar sükûnetli ve rahattır.

Schumacher’in gözlemi, ve Bediüzzaman’ın ondan onlarca sene önce dile getirdiği öngörü, elbette boş bir hayalin ve dar bir nazarın meyvesi değildir. Bilakis, bu öngörü ve bu vâkıa, hakikatini ve gücünü hilkatin aslından alır, fıtrattan alır.

Madem ki kâinat başıboş değildir, kendiliğinden olmuş hiç değildir, madem ki kâinatın bir Yaratıcısı ve Mâliki vardır; ve o Hâlık-ı Zülcelâl kâinatı kendi mutlak cemal ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca yaratmıştır; ve madem insan O’nun cemal ve kemâline tanıyıp tanıttırma, bilip bildirme, görüp gösterme, sevip sevdirme potansiyelini en üst noktada taşıyan bir eşref mahluk olarak yaratılmıştır; o halde, insanın şerri, bâtılı, kizbi, küfrü içine sindirmesi ve ilelebed onunla yaşayıp onunla huzur ve sükûn bulması tanım gereği imkânsızdır. İman fıtratın lâzımıdır, küfür fıtrata zıddır.

Öyleyse, insanlık geçici olarak küfre doğru saptırılabilir; ama kalıcı olarak küfürde tutulamaz. İnsanlık geçici olarak gaflette tutulabilir; ama kalıcı olarak gaflette boğdurulamaz. Öyleyse, din ve dinsizlik, iman ve küfür, hidayet ve dalâlet mücadelesinde küfrün ve şirkin kalıcı galebesi diye birşey asla mümkün değildir.

Bediüzzaman Said Nursî’nin kabaca bu şekilde özetleyebildiğimiz, ve her bir önermesinin isbatı Risalelerde sağlam bir şekilde yapılmış bu genel hükmünü, yaşanan her çağa, her coğrafyaya, bu arada bugüne ve bu coğrafyaya uyarlamak elbette mümkün.

Bugün Türkiye’deki umumî tablodan görüldüğü kadarıyla, insanların dini olsa olsa ‘sıkıştıkları zaman kullanılan bir stepne’ olarak istimal ettikleri, yoksa hayatlarının bütününde dinin belirleyici olmadığı bir toplumsal yapı tasavvur ediliyor; ve bu yapının oluşturulması için lâzım gelen şartların tahakkukuna, buna engel görülen unsurların ise izalesine çalışılıyor. Üstelik bu çalışma, sadece bu ülkede değil, İslâm coğrafyasının başka parçalarında da yürütülüyor.

Bunun hepten başarılı olacağını söylemek ne kadar imkânsız ise, hepten başarısız olacağını söylemek de o kadar zor. Bir bütün olarak, kendisini İslâm ile tanımlayanlar, bir bakıma ‘ontolojik sağlamlık’ testinden geçmiş oluyorlar bugün…

Elbette, ‘ontoloji’si sağlam olan, yani neye niye ve nasıl inandığını bilen, imanına kâinatı ve fıtratı şahit kılabilen, en azından selim bir kalb taşıyan insanlar bu testi şek ve şüphe istilasına uğramadan aşacak; dahası, ‘sağlamlığı test edilmiş’ olmanın emniyet ve huzuru içinde İslâm davasına daha sıkı ve sarsılmaz biçimde sarılacaklar.

Ancak, zaten nefsinin lâçkalığına karşı vicdanının uyarıları karşısında bunalan ve de vicdanını susturamadığı için büsbütün yanlışa kaymayanlar, umumî ortamdaki bu ufunet yüzünden ihtimal ki tamamen nefsin esaretine doğru kayacaklar.

Öte yandan,y kalbinde nifak ve şirk nüveleri taşıyanlar eteklerindeki taşı, kalblerindeki pası artık dışa vuracaklar; öte yandan, din ile dünya arasında bir ‘uzlaşma’ zemini arayan, bu arada şimdiye kadar ‘taklidî iman’la idare edip gelenler ‘taklidin kırılıp teslimin bozulduğu’ bir ortamda sarsılacak, bozulacak, hatta yıkılacaklar.

Kısa dönem için, vâkıa böyle gözüküyor. Zaten, bu sürecin bilfiil içindeyiz; ve bu dört grubun da varlığını rahatlıkla gözlemleyebilmekteyiz.

Şimdi, karamsarlık tohumları eken, ama gerçeği yansıttığından da emin olduğumuz bu tabloya bir de Schumacher’in sözü ve Bediüzzaman’ın tahlili ışığında bakalım: Bu lâdinî yaşama projesi başarıyla sonuçlanacak mı? Hayır. Çünkü bu, insanın tanımına aykırı. Çünkü bu, fıtrata aykırı. Bunu başarıyla sonuçlandırmak için, önce insanı insan olmaktan çıkarmak gerekiyor; ki bu da mümkün değil.

Dolayısıyla, insanların imandan, amel-i salihten, dindarâne bir hayattan çekinir kılınmasından, lâkin küfranî bir hayatı da fıtratına sindiremeyişinden kaynaklanan ‘kişisel bunalım’lar ve de umumî bir sosyal bunalım kapının eşiğine dayanıyor demektir.

Bugün ekilen tohumlar, yarın nice bunalımı, nice buhranı, nice açmazı gündeme taşıyacak. Gece ne kadar uzun ve karanlık ne kadar kesif olursa, aydınlığın ve nurun talipleri o kadar çoğalacak.

Peki, bırakalım bugün üç beş kalbi mühürlenmişe, kalbi taştan da sertleşmişe cevap yetiştirmeyi; bugün ekilen tohumun cehennemî meyvelerinin sancısını yarın ruhunda taşıyacak ve Eliot-vari “Bir kapı vardı açamıyordum/ Çıkıp gidemiyordum kafesten/ Cehennem ne ki zaten/ İnsanın kendi cehennem” diye kıvranıp duracak insanlara ne vereceğiz, nasıl vereceğiz?

Doğrunun doğru biçimde sunulabildiği takdirde muazzam bir aydınlığın önsözü olabilecek bu kişisel ve sosyal bunalımı karşılamaya ne kadar hazırız?

Bana kalırsa, Ay yeniden yarılsa yine imana gelmeyecek kadar aklı donuk, kalbi katı, nefsi küstah insanlarla zihnen fikren meşgul olmayı artık bırakmalı; Bediüzzaman Said Nursî’nin net biçimde söylediği üzere, bataklığı misk ü anber zannedeni kendi haline terkedip, yanlışlıkla veya yanıltılarak bataklığa düşmüş ‘aklı karışık’lara, ‘mütehayyir’lere uzanmalı. Bir büyük şefkat ve akılları ikna edecek incelikli bir hikmet ile donanıp öylece yaşamalı, öylece yazmalı, öylece konuşmalı.

Yarın, gelecekse, böyle gelecek.

Daireler

•March 1, 2007 • Leave a Comment

Murat Türker

ASA-YI MUSA’DA BEDİÜZZAMAN, “KÜRE-İ ARZI herc ü merce getiren ve İslâm mukadderatıyla alâkadar olan bu dehşetli Harb-i Umumî’den elli gündür hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun. Halbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemaati ve camii bırakıp radyo dinlemeye koşuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?” sorusuna, “Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede, her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve dâimi vazife var. Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyasla, küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip vazifeler bulunabilir. Fakat büyük dairenin câzibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle meşgul eder.” şeklinde cevap veriyor.

Özetle, insanın vazifedâr olduğu iç içe dairelerden bahis açıyor ve genellikle ehemmiyetçe en geride olan en dış dairenin, câzibedarlığı ile ön plana çıktığını, iç dairedeki vazifeleri terk ettirdiğini dile getiriyor.

Şüphesiz burada “‘Dış daireler’ ile genel olarak afakî ve dünyevî sorumlulukların dâhil olduğu alanlar, ‘iç daireler’ ile de imanî/uhrevî yükümlülüklerin vücut verdiği saha kastediliyor” denilebilir.

Ancak böyle değerli bir tesbitin omurgasını oluşturan ‘mütedâhil daireler’ metaforunun, mü’minlerin dinî sorumluluklarına müteallik ef’al için de anlam taşıdığını söylemek mümkündür.

Yani dinî yükümlülüklerimizin de, iç içe konuşlanmış dairelerden müteşekkil olduğu dile getirilebilir.

Bu tür bir değerlendirme bizi, uhrevî vazifelerde de, iç dairedeki işlerin, dış daire bahane edilerek aksatılabileceği tehlikesinin varlığını kabule götürür.

Yani mü’minlere dünyevî dış daireleri câzip göstermek suretiyle uhrevî iç daireleri ıskalattıran şeytan ve âvânesi, pekâla, âhirete müteallik mevzularda da iç daire-dış daire dengesini zedeleyici telkinlerde bulunabilir; nitekim bulunmaktadır.

Mesela dinî sahada dış dairede bulunan ve yükümlülük olarak değerlendirilebilecek çoğu meselede titizlenen nice mü’minin, maalesef daha iç dairelerdeki sorumluluklarına karşı lâkayt kalabildiği gözlenmektedir.

Elbette dış dairedeki vazifelerimizi deruhte ediyor oluşumuz, iç dairedeki yükümlülüklerimizi boşlamanın mâzereti olamaz.

Bunların biri diğerine tabii ki mâni değildir.

Ancak dış dairedeki yükümlülüklerin câzibesi, iç dairenin ehemmiyetini perdeleyebilmektedir.

Daha tehlikeli olan nokta ise şudur ki; dış dairede gösterilen performans, kişiyi, yer yer ‘nasılsa ben vazifemi yaptım’ zannıyla rehâvete sürüklemektedir.

Demem o ki, zihinlerde bir ‘önem sırası’ karışıklığı vardır. İç daireyi es geçip dış daireyle meşgul olanlar ve mezkûr ihmallerinden bîhaber yaşayanlar, dengenin kaybedildiği bir sürece ne yazık ki hız kazandırmaktadır.

Allah Resulü’nün (s.a.v) devr-i saadetlerine hâyâlen uzananların, her konuda olduğu gibi, vazife daireleri olarak adlandırılabilecek bu mevzuda da eşsiz bir denge ile karşılaşacakları kesindir.

O (s.a.v), hem savaşlarda koca bir orduyu komuta etmiş; hem de bir kalbi kırığın hüznüne ortak olmuştur.

Yirmi üç yıl gibi kısa bir peygamberlik müddetine, kıyamete kadar yaşayacak ümmetine bırakacağı nebevî mirası sığdırmış; ama bu süreçte ailesinin hukukuna riayetten de asla geri durmamıştır.

Krallara mektuplar yazan, yabancı heyetleri ağırlayan da O’dur (s.a.v); hanımıyla koşu yarışı yapan da…

Devlet işlerini tedvir de etmiştir; torunlarını mübarek omuzlarına alıp eğlendirmiştir de…

Aynı zamanda O (s.a.v), sözünde durandır, yakınlarına ikram edendir, hakka hukuka riâyet edendir, hayvanlara bile merhamet edendir, müstağni olandır, latife yapandır, vefalı olandır.

O (s.a.v), bir iç daire kahramanıdır. Dış dairede hepimizden çok sorumluluğu olduğu halde, iç dairedeki vazifelerini de bihakkın yerine getiren bir denge timsalidir.

O’nun (s.a.v) kurduğu dengenin pratiğinde hasenâtı merkezden muhite yöneltmek de vardır; nefs ile mücadeleyi ‘büyük cihad’ olarak görmek de…

Yani O (s.a.v) iç dairedeki vazifeyi büyük, dış dairedeki vazifeyi küçük olarak adlandırmakla, bize bir perspektif kazandırmaktadır.

Küçük cihaddan büyük cihada geçişi anlatan hadisin iç daire-dış daire meselesine kazandırdığı netlik, Bediüzzaman’ın ‘mütedâhil daireler’ izahını daha bir mânidar kılmaktadır.

Buradan çıkarılacak dersler olmalıdır.

Bugün en çok hata yaptığımız noktalardan biri budur.

Dış dairenin yoğun gündemine kapılıp, iç dairedeki daha temel vazifeleri ihmal etme riski hepimiz için söz konusudur.

İslâmcı ya da dindar kimliği ile temâyüz etmiş nicelerimizde bir ‘randevu hassasiyeti’nin bile oturmamış olması bir dengesizlik alâmeti değil midir?

Dünyayı kurtaracak işler yaptığını iddia edenlerin, ya da yazıp çizdikleriyle önemli bir misyon üstlendiğine inanan müslümanların, hayatlarından gıybeti uzaklaştır(a)mamış olmaları sizce de mânidar değil midir?

Elin âlemin bin bir türlü problemi ile dine hizmet için ilgilenen bazılarımızın, kendi ailesini/yakın çevresini ihmal ediyor oluşunda bir terslik yok mudur?

Din adına koşturup durduğu halde anne-baba hukukunu zâyi edenlerimiz kaş mı yapıyor, göz mü çıkarıyor?

Bir yardım kuruluşuna mûtad olarak ödediği teberru nedeniyle sorumluluktan kurtulduğunu düşünüp, yanı başındaki bîçarenin çığlıklarına duyarsız kalmak hangi imanî ölçü ile te’lif edilebilir ki?

Sözünde durmayan ‘dâvâ adamı’, yalan söyleyen ‘mücâhid’, namazı geçiştiren ‘mübelliğ’, ailesini yok sayan ‘derviş’ türünden terkipler garip olduğu kadar da gerçek değil mi?

Yani dış dairedeki aktifliğimiz, iç dairedeki ihmalkarlığımızı önemsemeyişimize mi yol açıyor acaba?

Bir de şu sorgulanmalı belki de;

Ehl-i dünyayı veya mütehayyirleri, mü’minlerden, dolayısıyla İslâm’dan en çok uzaklaştıran da, bizim bu -artık ayrıntı gibi algıladığımız- hususlardaki ihmalimiz mi acaba?

Sizce de mü’min fertler yetişmesi için hizmet veren bilumum dernek, vakıf, cemaat ve tarikatların veya eğitimci ve pedagogların önceliği, fütuhat merkezli bir telkinden ziyâde kaliteli insan yetiştirme çabası olmalı değil midir?

Nedir dünya?

•March 1, 2007 • Leave a Comment

Okula gidip de okulun anlam ve hedefini bilmeyen insan var mıdır? Okulu oyun ve eğlence yeri olarak kim görür?

Ticaretle uğraşan bir insanın işiyle ilgilenmemesi, dükkânını kapatıp kumar masasında vakit geçirmesi ticaretten istenen sonucu almasını sağlayabilir mi?

Dünya da bir okuldur; hem de Cennete adam yetiştiren bir okul.

Dünya da bir ticarethanedir. Hem de Cennet gibi güzellikler diyarı ebedî bir âlemi kazandıran bir ticarethane.

Lem’alar’da yer alan, “Nur-u iman ile gördüm ki; hem benim, hem herkes için şu dünya muvakkat bir ticaretgâh ve hergün dolar boşalır bir misafirhane ve gelip geçenlerin alış-verişi için yol üstünde kurulmuş bir pazar…”1 şeklindeki ifadeler de bunu anlatıyor.

Dünyada niçin bulunduğunu bilmeden yaşayan bir insan ne kazanırsa kazansın hiç hükmündedir.

Evet, “Bu dünya ebedî kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenâb-ı Hakkın ebedî ve sermedî olan ‘Darüsselâm’ menziline dâvetlisi olan mahlûkàtın içtimaları için bir han ve bir bekleme salonudur.”2

Selâmet ve mutluluk diyarının yolcusu olan insanın ömür defterini zararla kapatmaması için gerek Kur’ân-ı Kerim ve gerekse hadis-i şeriflerde yer alan uyarılar şu geçici bekleme salonu, misafirhane ve ticarethaneyi gerektiği gibi değerlendirmeye yöneliktir. Bizi sevip bize merhamet ettiğini hiçbir yaratığa vermediği en güzel organ, duygu ve yeteneklerle donatarak gösteren Rabbimiz yine sevgi ve merhameti gereği dünyamızın olduği gibi ebedî hayatımızın da Cennete dönmesini istiyor. Tâ ki ilerde ah vah etmeyelim.

Bu gerçeği anlayabilmek için çok zeki, akıllı olmaya da gerek yok. Aklı azıcık çalıştırmak yeter. En akılsız adam dahi anlar ki şu misafirhane boşu boşuna kurulmamış. İnsana verilen onca emek de boşu boşuna değil. En basit işlerinde bile fayda gözeten insanoğlu nasıl şu koca kâinatın ve onun bir özeti olan insanın nasıl başıboş yaratıldığını düşünüp keyfine estiğince bir hayat sürmek isteyebilir?

Söz Kur’ân’ın: “Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri Biz boş yere yaratmadık.”3

“Sizi boş yere yarattığımızı ve huzurumuza döndürülmeyeceğinizi mi sanmıştınız?”4

Öyleyse, “Şu fanî dünyada, şu muvakkat misafirhanede, kısa bir ömürde, az bir lezzet için; ebedî, daimî hayatını ve saadet-i ebediyesini berbat etmek, ehl-i aklın kârı değil.”5

Dipnotlar: 1- Lem’alar, s. 291. 2- Mesnevî-i Nuriye, s. 39. 3-Sâd Suresi: 227. 4-Mü’minûn Sûresi: 115. 5. Şuâlar, s. 404.

26.02.2007