NEFİS MUHASEBESİ

•April 23, 2007 • Leave a Comment

Zübeyir Gündüzalp

Fenalık ve iftiralara ne kadar fecî bir surette maruz kalınırsa kalınsın, mukabele-i bilmisil etmemek, tevbe ve istiğfara devam etmek, sabır ve tahammüle çalışmak, öyle hâdiselerden ibret ve ders almak, mütecaviz ve müfterilerle uğraşmamak, yüksek bir ahlâk ve kemâlâtın şiarındandır.

*****

Kendi nefsini daima kötülemek, kendi küçük kusurlarını büyük görmek, başkalarının büyük kusurlarını küçük görmek, yüksek bir fazilettir.

*****

İyi olmanızı istiyorsanız evvelâ kötülüğünüze inanınız, kusurlardan kurtulmak istiyorsanız evvelâ kendi kusurunuzu görüp, kendinizi kusursuz zannederken, kusurlu olduğunuzu müşahede ediniz.

*****

Adaletten ayrılmamak, hakikati itiraf ve tasdik etmektir. Zıddı zulümdür.

*****

Nefsine itimad ederek mesai arkadaşlarını âmiyane görenin sonu tehlikelidir.

*****

İşin içine çok acı söz girdi mi, onun tadı tuzu kalmaz. Kendi fikrini çok beğenip, arkadaşını daima isabetsiz görmek kıyamet alâmetidir.

Başkalarını ıslah için evvelâ kendimizi ıslah etmek icab eder.

*****

Kendini ıslah ve derse muhtaç görmeyen, bilemeyen gafletten uyansın. Uyarıcı eserlere sarılsın.

*****

Dostlarına şiddet-i hiddet eden, haşin davrananın dostları dağılır. Bu neticeyi kendinden bilmek, güzel bir fazilettir.

*****

Herkesin bir kusurunu bulup, kendi kusurlarını görmeyerek dostlarını terk eden, terk edilir.

*****

Halini, etvarını, gidişatını başkasından dinle! Çünkü senin fenalığın, yanlışlık ve hataların senin nefsine, dostun gözüne iyi görünür.

*****

Yanlış hatt-ı harekette giden, zararlı hali olan bir kimseye her zaman, “İyi gidiyorsun” demek, onu gaflete düşürmek ve ona zulmetmek olur.

*****

Ey ehli İslam ve irfan! Din kardeşlerinin ayıplarını, kusur ve hatalarını sayıp dökmekte, bakıyorum ki, çok mahirsin. Acaba bir o kadar veya onun yarısı kadarı olsun kendi ayıplarını, kendi kusur ve yanlışlarını, isabetsiz hareketlerini, seni dinleyenlere aynı iştahla, aynı maharetle sayıp döktün mü? Korkarım ki, zulümkâr olmuş olmayasın. Güzel huylu ol. Nefsini zemmeden, kusurlarını itiraf eden din ve dâvâ arkadaşlarını medheden ahlâk-ı âliye erbabı ile sohbet et.

*****

Herkes yükü kendi gücü kadar çekebilir. Öyle ise sen kendi gücünün başardığı şeyleri başkalarında görmezsen, kendini mihenk yapıp onları tenkid etmemelisin. Kendinde bir üstünlük vehmedip gurura düşmemelisin. Onlar kabiliyetlerine göre ne kadar hizmet görseler ind-i İlahîde ihlâsa binaen makbuldür.

*****

Ey ferasetli ve müdebbir ehl-i hizmet! Omuz omuza verip çalışmaya çok muhtaç olduğunu; tek başına veya ekalliyette kaldığın zaman muvaffakiyetsizliğe düşeceğini her gün hatırla ve bu hakikatı bir karta yazıp cebine koy ki, günde on defa nefsine ihtar edebilesin.

*****

Bir ve beraber olduğun hizmet ve dâvâ arkadaşlarının gönlünü kırma. Senin gönlünü kıran olursa, “Buna benim nefsim müstehaktır” de ve gönlünü kıranın gönlünü hoşnut eyle.

*****

Dikensiz gül, kusursuz arkadaş arayan kusurundan habersiz kimse, arkadaş bulamaz.

*****

Nur-u Kur’ân hizmetinde bir ve beraber çalıştığınız kardeşler ve ehl-i îmân içinde, gücenen ve küsen, gücendiren ve küstürenlerden olmayınız. “Deymiyor bu dünya böyle şeylere…”

*****

İslâm muaşeret, edep ve terbiyesine riayet etmeden, nefis ve tehevvüre kapılarak, dahilî hizmet mensuplarına hariçtekilere dahi yapılmayacak bed muameleyi yapmaktır. Bu kötü hissiyat zararlı netice doğurunca, “Ben sebep oldum, özür dilerim” olgunluğunu göstermeyerek, zararlı neticeyi acib bir halet-i ruhiye ile karşısındaki arkadaşına yüklemektir. Taraflar dahi şahısların umumunun alâkadar olduğu umumî bir meselede, iki taraf da birbirini sabit fikirlilikle itham ederek, müessese hizmetine dinamit koyarak umumun zararına sebep olmalarıdır.

*****

Nefsini daima itab eden, din ve dâvâ arkadaşlarının iyiliklerine hasr-ı nazar eden başkalarınca nefret edilmekten kurtulur.

*****

Dedikodu ile, arkadan çekiştirmekle mesele halletmeye çalışmak, ya safdillik, ya şuur altı veya şuur üstü garaz ve muhalefet nişanıdır. Veya canı incitilmişin intikam kokusudur.

*****

Dışarıdan tenkid kolaydır. Aynı işin içine girdikten sonra, tenkidin zulümkârlığını anlamak o kimse için ne acı, ne felâketli, ne hasaretli ve ne derece mânevî mes’uliyetlere dûçâr olucudur!

Üstadla ilgili anekdotlar

•April 23, 2007 • Leave a Comment

“Bir gece Üstad rüyama girdi” diyor Hafız Ali Osman. “‘Hani Üstadım Yalvaç’a gelecektiniz?’ diye sordum. Üstad bileğimden tuttu. ‘İşte geldim ya, geldim ya! Söyle ne söyleyeceksen’ dedi. Uyandım, bileğimde Üstadın elinin sıcaklığını hâlâ hissetmekteydim. Meğer Üstad o gece Urfa’da vefat etmiş.”

Hatıralarını anlatmaya devam ediyor Hafız Ali Osman: “Bir gün Üstadın ziyaretindeydim. Bir kardeşimiz geldi. Üstada, ‘Bir hizmet istiyor’ dediklerinde, on saniye duran Üstad, ‘Medrese varsa silsin, süpürsün’ diye cevap verdi. Medresenin temizliğini yapmak, tertip düzenini sağlamak da hizmetti. Aynı zamanda bu nefse sus payı vermek demekti.

Bu hatıraların sahibi şu anda hayatta olan Isparta Yalvaçlı Hafız Ali Osman Karahan Ağabey. 80 yaşına merdiven dayadığı halde bir delikanlı gibi zinde. 3 Nisan 2007’de Şadi Eren, Ramazan Tamer ve bir kısım arkadaşlarla ziyaret ettiğimizde anlatmıştı bu hatıralarını.

Üstadın, kendisine, diğer hizmet eden talebeleri gibi 30 kuruş da maaş bağladığını söyledi. 30 kuruşluk ekmekle bir ay boyunca idare edermiş Üstad. Birgün az olduğu, yetmediği söylendiğinde Üstad, “Ben insan değil miyim? Bana yetiyor ya!” diye cevap vermiş.

Hafız Ali Osman Ağabey, Üstadın mahkemede, “Talebelerinden hediye alıyor” ithamlarına karşı bir bardak çaylarını içmediğini, bir dilim ekmeklerini yemediğini, buna hiçbir şahit bulamayacaklarını söylediğini belirtiyor. Pakistan Milli Eğitim Bakan yardımcısı Ali Ekber Şah da Türkiye’ye geldiğinde Emirdağ’da ikamet etmekte olan Üstadı ziyaret etmiş, bir taraftan neler soracağını zihninde tasarlarken, diğer taraftan da Üstad hakkında bilgiler edinmiş “Üstadın ne kadar talebesi var?” diye sorduğunda, “600 bin” demiş rehberi. Kendi kendine, “Bu kadar talebenin herbiri ayda birer lira verse Üstadın kimbilir nasıl bir kâşâneleri, malikaneleri vardır” diye hayal ederken, sıradan bir ev ve girdiği odada bir somya, yere atılmış bir kilim ve yanda birkaç kap kacak görünce şaşırmış Ali Ekber Şah. “Demek Üstad hediye ve yardım kabul etse daha farklı olmalıydı” diye düşünmüş.

Doğrusu Üstad, “Doğru yolda olan, sizden bir ücret de istemeyen insanlara uyunuz”1 âyetinde dikkat çekildiği gibi Peygamber mesleğini esas edinmiş, hizmetine karşılık en küçük bir ücret dahi almamış. Mektûbât’ta niçin hediye almadığının sebeplerini bir bir anlatır. Orada, “Ehl-i dalâlet ehl-i ilmi ilmi vasıta-i cer [toplama vasıtası] etmekle ittiham ediyorlar. İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet [geçim aracı] yapıyorlar diye insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzip lâzımdır”2 der ve bunu öncelikle şahsında uygular.

İşte Üstadın anlattıklarını etkili olmasının en önemli sebeplerinde birisi buydu: Söylediklerini herkesten önce kendisinin yaşamış olması.

Dipnotlar:

1- Yasin Sûresi: 21.

2- Mektûbât, s. 18.

19.04.2007

İman hizmetİ ile ilgili bazı değerlendirmeler

•April 19, 2007 • Leave a Comment

Nejat EREN / YENİ ASYA

Sadece ve sadece Allah rızası için yapılan tebliğ, gayret, himmet, manevî cihad, faaliyet, neşriyat ve bu tür çalışmaların ortak adı “iman hizmeti”dir. Yapılan her türlü faaliyet ve hizmetin ana gayesi ise “Allah rızası” veya diğer bir adıyla “ihlâs”tır. Neticesi de Allah’tan beklenir. O’na bırakılır.

Bu noktadan bakarak, gerek şahıs bazında, gerekse de ülke olarak mevcut durumu değerlendirecek olursak, şu noktaları dikkate almamız gerekir.

Her türlü hizmetimizi, piyasaya göre değil, işin esasına göre yaparsak doğruları buluruz.

Gerçek Nur hareketini bizzat yaşayamaz, evlerimize taşıyamaz ve orada uygulayamazsak, ülkedeki mevcut huzursuzluk ve antidemokratik uygulamalardan şikâyete hakkımız olamaz.

Bizler toplumdaki her türlü insana ve gruplara fikir ve yön vermeye çalışmalıyız. Bunun tersi olur da onlardan bir şeyler almaya çalışırsak, kendimize ters düşeriz. Daima dağarcığımızda olan müsbet değerleri birilerine vermeye veya paylaşmaya çalışmalıyız. Yoksa maddî menfaat veya başka bir kazanım almaya değil.

Risâle-i Nur talebeleri, mevcut durumda maalesef—haksız olarak—“resmî” ve “tüzel” organ ve kurumların yanlış bir zihniyet basiretsizliğinin kurbanı durumundadır ve onların—şimdilik—gündemi dışındadırlar. Fakat iç ve dıştaki bu yanlış uygulama ve “fesat şebekesi” yönlendirmesine karşı Nur talebeleri; topluma olan vebal borcunu ödemek için müsbet hareketlerini toplumun bütün katmanlarına ulaştırmak ve eğitim seferberliğiyle onlarla insanî ve demokratik değerleri paylaşmak zorundadırlar.

Yollar, bu dâvâda saç ağartanları kucaklamalı. Mekânlar, gönül erleriyle dolup taşmalı. Vasıtalar aşk ve şevkle yolları arşınlamalı, “hizmet ruhu” yeniden canlanmalıdır.

İmanî hizmetlerde her fert kendine şunu sormalıdır! İcraatların neresindeyim? Hizmete katkım nedir? Tavsiye ve emir yerine icraatın içine bizzat girmek.

“Eş ve çocuklarla birlikte nasıl Risâle-i Nurları okuyabiliriz? Evleri nasıl dershaneye çevirebiliriz?” düşüncesi ciddî mânâda uygulamaya koyulmalıdır. Miras kalan emanet ve kazanılan değerler, alın teri ve emekler muhtaç gönüllere bir plan ve sistem içerisinde iletilmelidir.

Risâle-i Nur Külliyatını dikkatli ve devamlı okumak. Düşünmek, yorum yapmak, paylaşmak, derinliğine inmeye çalışmak. Risâle-i Nur okuyucusu ile Risâle-i Nur talebesi arasındaki farkı “fark” edip himmet ve gayrete gelmek.

Hz. Üstad Bediüzzaman, kendisini siyasî ve îmânî bir kurtarıcı değil, bir “iman fedaisi” olarak görmüştür. “Fedailiğe” giden yolda yürümeye çalışmaya ne deriz acaba?

“Eneye” mukabil, “acz ve fakrını” anlayarak hakikî kulluğun gereğini yapmak.

Hızlı ve ülfet kokan okumaya karşılık, çabuk ve pratik düşünmeye hazır mıyız?

“Tarikat” ve “hakikat mesleği” arasındaki farkı kavrayıp toplumla kucaklaşmaya bağlı hazır kanallarımız var mı?

Siyasetten uzak, eğitime yönelik plan ve hazırlıklarımızı gözden geçirdik mi?

Aksiyoner ve üreten bir insan olmak için hangi yolları denemeye kararlıyız?

Söylenecek ve yazılacak daha bir çok madde mutlaka var. Şimdi icraat zamanı.

Hizmetiniz ihlâslı, gazanız mübarek olsun. Anadolu’nun dağları, kırları, yaylaları ve samîmî, garip, hasbî Anadolu hizmet erleri nurlu mekânlarda kucaklaşma için gayret erlerini bekliyor. Gidenlere selâm olsun.

Mehmet Emin Birinci Ağabeyin ardından

•April 10, 2007 • Leave a Comment

Nejat EREN / YENİ ASYA

2 Nisan, 3 Nisan günleri Nur Talebelerinin ahirete intikal tarihleri oldu.

2 Nisan 1971 Zübeyir Gündüzalp Ağabey, 3 Nisan 1977 Tahiri Mutlu Ağabey Hakka yürüdüler.

3 Nisan 2007’de ise Mehmet Birinci Ağabey Hakka yürüdü.

Bu bir nurânî silsilenin ıttıradına (devamlılığına) işaret eden dikkat çekici bir haldir diye düşünüyorum.

Birinci Ağabeyi, ilk olarak seksenli yılların başında tanımıştım. Daha sonra da sık sık Antalya’ya gelir, gazete temsilcisi arkadaşımızın evinde kalırdı. O mikrofonik ve net sesiyle çok güzel dersler okurdu. Onun hakkında hayalimde kalan portreler şunlar:

Çok ciddî ve vakur bir duruş.

Allah vergisi sesiyle okuduğu etkileyici ve tesirli dersler. Dâvâsından taviz vermeyen bir metanet kahramanı.

Namazı vaktinde kılmayı her şeyin önüne geçiren bir dikkat ve ihlâs abidesi.

Zamanını hiç boşa geçirmeyen, müdakkik, gayretli ve sabırlı bir hizmet eri.

Sünnete uymada azamî gayret gösteren, Resûlullaha hakikî ümmet olmaya çalışan bir fedakâr!

İki yıl önce Malatya’da iki gün beraber olmuştuk. Elazığ’a grup halinde derse ve ziyarete gittik. Hulusi Ağabeyin mezarı başında Yasin-i Şerif bana okutturmuştu. O civarda kaldığı müddet zarfında Risâle-i Nur’u okuyan ve tatbik eden haliyle çok güzel örnek olmuş ve oradaki cemaati bu yönde çok etkilemişti.

Aynı sene içerisinde İstanbul’da uzun müddet kaldığı Nurtaşı’nda, Üstad ve hizmetlerle ilgili görüntülü hatıralarını almaya gittiğimde beni çok etkileyen bir görüntü ile karşılaşmıştım. Kapı açıldıktan sonra bodrum katta olduğunu öğrendiğim merhum Birinci Ağabey, orada mutfakta yerde oturmuş bir şeyler yiyordu. Selâm verdikten sonra ne yaptığını sorunca beni donduran şu ifadeleri kullanıştı: “Sünneti tatbik ediyorum. Sirkeyle ekmek yiyorum!” Evet mutfakta yiyecek başka şeyler vardı. Ama o “sünnete” uyarak sirke ekmek yiyordu. Çok etkilenmiştim.

Daha sonra yukarı odasına çıktık ve o meşhur ciddiyeti ve samimiyetiyle Üstadı nasıl gördüğüne, hizmeti nasıl tanıdığına ait sorularıma uzun uzun cevaplar vermişti.

En son görüşmemiz ise 25-26 Kasım 2006 tarihlerinde Denizli Mevlidi esnasında olmuştu.

Muhterem Mehmet Fırıncı Ağabey ile beraber gelmişler ve o akşam oradakiler namına benim tevcih ettiğim soruları beraberce cevaplandırmışlardı.

İşte merhum Mehmet Birinci Ağabeyin o günkü anlattıklarından bazı hatıralar:

“Üstad; beni övmek, bana tokat vurmak gibidir” derdi.

“Üstad; namaz vakitlerinde, ezan vakti girmeden yarım saat önce abdest alır. Derin derin tefekküre dalardı. Bunu Sungur Ağabeyden duydum. Onun için kardeşlerim, namazları mutlaka vaktinde kılalım.”

“1952 yılında Üstad; Fırıncı Ağabeyin evinde Şeyh Sanan tepesi hadisesini anlatıyor. Ve arkasından da; ‘Sungur’u Tiflis’e göndereceğim’ diyor. Muhsin Alev Ağabey de orada. O da, ‘Keşke beni gönderse’ diye içinden geçiriyor. O sırada Üstad: ‘Yüksek sesle! Hayır seni değil Sungur’u göndereceğim!’ diyor. Hakikaten, sonra Sungur Ağabey oraya gitti ve dershane açmak ona nasip oldu.”

“Üstad zamanında biz dakikanın hesabını verirdik. ‘Eminönü’nden Beyazıt’a giderken, bu kadar dakikada ne yaptın?’ diye muaheze edilirdik.”

“Zübeyir Ağabey, Üstad’la bir geziye giderken gür çıkmış buğday başaklarını görünce ‘Bunlardan ne güzel ekmek olur!’ diye düşünüyor. O sırada Üstad: ‘Ekmek sizin olsun tefekkürü bana yeter!’ diyor.”

“1953 yılında ecnebi bir filozof, İstanbul’da verdiği bir konferansında ‘seb’a semâvât’ (yedi kat gökler) âyetini inkâr ediyor. Ziya ve Muhsin Ağabeyler de o konferansı dinlemişler. Üstad bunu duyunca: ‘Onlar niye o filozofa cevap vermediler? Risâle-i Nur’da bunlar var’ diyor. Ardından hemen bu konuyla ilgili bahsi tab edip dağıtıyor. O filozof bu dağıtılan bahisleri okuyunca hemen Türkiye’yi terk ediyor.”

“Zübeyir Ağabey, sağlığında, Papa’nın Türkiye’yi ziyaretinde İttihat gazetesinin sürmanşetine: ‘Sizinle bizim aramızda müşterek olan şey haktır’ âyetini koydurarak bir tavır alıyor”

“Eşref Edip; ‘Biz 1925 yıllarında kalemleri kırdık, kenara çekildik. Üstad ise, kalemi kırmadı. Hizmete devam etti. 1950’den sonra biz de muhafazadan çıktık’ derdi.”

Şimdi o Rahman olan Allah’ın gayb âlemlerinde, sünnetine ittiba ettiği Peygamberine, hayatını dâvâsına feda ettiği Üstadına kavuştu. Aynı safta dâvâsına devam ettiği Zübeyir, Tahirî, Bekir Ağabeylerinin kollarında, kucaklarında Eyüp Sultan’ın himmet ve şefaatiyle haşrin sabahını bekleme salonuna gitti. Ruhu şâd olsun, makamı Cennet olsun. (Âmin)

Daha uzun hatıraları ileriki zamanlara bırakarak şimdilik bu kadarla yetinelim. Nurun bu büyük ve fedakâr kahramanına Allah’tan rahmet, yakınlarına da başsağlığı ve sabır diliyorum. Fatihalarımızı da eksik etmeyelim.

07.04.2007

Aileye İslam kültürüyle bakmak…

•April 6, 2007 • Leave a Comment

AHMED ŞAHİN

Tarih boyunca Batılıların tekrar ettikleri cümle hep aynı olmuştur:

-Müslümanlarda aile kutsaldır, kolay yıkılmaz!

Şüphesiz ki bu tespit geçmişte gerçeğin ta kendisiydi. Aileye İslam kültürüyle bakıldığı devrelerde aile yapısını sarsmak, aile bireylerinin karşılıklı saygı, sevgisini zayıflatmak mümkün değildi.

Çünkü Müslüman aile hayatını yaşadığı yuvasını, dünyasından başka ahiretini de kazanacağı bir kutsal mekan olarak biliyordu.. Cennet de, cehennem de orada kazanılırdı onun kültüründe.

Nitekim aile içindeki fedakârlıkların ahireti kazandıran değeri şöyle ifade edilmekteydi…

-Mahşerde kulun terazisine konacak en ağır sevap, ailesi için çektiği zahmet ve yaptığı harcamanın sevabı olacaktır!..

Heytemi’nin Zevacir’indeki bu hadise göre, beyin aile efradı için yaptığı harcama ve çektiği zahmetler, hanımın ev içindeki emek ve gayretleri.. sevabı en çok olan amellerinden biri olarak çıkacak karşılarına…

Bu sebeple, hanımın evini temizlemesi, çamaşırlarını yıkaması, beyinin hizmetlerini görüp yemeğini hazırlaması, çoluk çocuğuna bakıp yetiştirmesi… gibi aile içi hizmetlerinin hepsi de İslam kültüründe basit ve karşılıksız bir dünyevi hizmetçilik sayılmamakta, sevabı ağır amellerinden biri olarak ahirette yanında yer alacağına işaret edilmektedir.

Tergıp ve Terhip gibi değerli hadis kitaplarında tekrar edilen şu hadiste aileye İslam kültürüyle bakan hanımları sevindiren ölçüler vermektedir:

-Kadın beş vakit namazını kılar, orucunu tutar, kendini haramlardan korur da, beyini de kendinden memnun ederse o hanıma ahirette denir ki:

- Ey yuvanın huzurunu sağlayan sabırlı hanım, buyur cennetin hangi kapısından girmek istersen oradan gir, cennetin tüm kapıları sana açıktır!

Demek ki, evde sabır gösterip aileyi ayakta tutan dindar hanıma, “Cennetin hangi kapısından istersen gir” teklifi layık görülmektedir..

Heytemi’nin Zevacir’indeki bu hadisin manasını teyit makamında şu olay da kaydedilmektedir..

Bir hanımefendi Efendimiz (sas) Hazretleri’ne gelerek bazı sorular sormuştu. Efendimiz ona ‘Beyinle nasılsın?’ diye sordu. O da:

- Elimden geldiği kadarıyla hizmetinde kusur etmemeye çalışıyorum! cevabını verdi.

Bunun üzerine Efendimiz (sas) Hazretleri kadına şu hatırlatmada bulundu:

- Dikkat et! Beyin senin hem cennetin hem de cehennemindir!..

Yani cenneti de cehennemi de ona karşı takındığın tavrınla kazanabilirsin!..

Elbette bu hüküm sadece hanımlar için değildir. Beyler için de geçerli olan adil bir hükümdür. Ailenin reisi olan beyin cenneti de cehennemi de evde ailesine karşı takındığı adaletli, yahut da adaletsiz tavrıyla ilgilidir. Bundan dolayı aile reislerini ikaz eden Efendimiz (sas) şöyle hatırlatmada bulunmuştur:

-Dikkat edin, benim yanımda sizin hayırlınız, ailesi için de hayırlı olandır!..

Demek ki ailesine hayırlı davranmayan kimseyi Efendimiz (sas) de ümmetinin hayırlısı olarak görmemektedir.

Bütün bunlardan anlaşılan şudur:

-Müslüman erkek ve kadın cennetini de cehennemini de kutsal aile ocağında kazanırlar. Aileye İslam kültürüyle bakan bireyler, saygıyı ve sabrı tercih eder, yuvayı yıkılmaz hale getirir, kazanırlar; bu kültürden mahrum olarak bakanlar ise saygısızlık ve sabırsızlığı tercih ederler, yuvanın huzurunu yok edip pişman olacakları sona doğru hızlanırlar…

Aziz, Muhterem Kardeşim…

•March 27, 2007 • Leave a Comment

(HİZMET REHBERİNDEN)

Zübeyir Gündüzalp

Madem ki İslam’ın her derdine razı olduğunu bildiriyorsun, bu müjdenle bize aşk ve şevk veriyorsun, o halde iyi dinle:

Vazifen, dikenler arasında güller toplayacaksın. Ayağın çıplaktır, batacak. Elin açıktır, ısıracak. Buna sevineceksin.

Firavunlar kucağında büyüyen çocuk Musa’ları safına alacaksın. Aldığın için dövecekler. Konuştuğun için zindana koyacaklar, sevineceksin.

Çöllere sürülürsen kanınla ağaç yetiştireceksin. Kutuplara sürülürsen, ısınla sebze yetiştireceksin. Yeşilliği sevmeyenler olacak. Yakacaklar, yıkacaklar. Sen bunu sabırla seyredeceksin.

Karanlık zindanlara salarlarsa; ışık,

Paslı vicdanları görürsen; ümit,

İmansız kalplere rastlarsan; Nur vereceksin.

Sen verdiğin için suç, sen getirdiğin için ceza, sen konuştuğun için mahkum olacaksın. Ve buna şükredeceksin.

Anadan, yardan, serden ayrılacaksın. Candan, gönülden Kur’an’a sarılacaksın. Damla iken deniz, nefes iken; tayfun olacaksın. Derdini yazmak için derini kağıt, kanını mürekkep edeceksin. Kimse ile görüştürmezlerse, mecnun olup çöllere düşeceksin. Leyla arar gibi Nur arayanları bulacaksın. Bulamazsan üzülmeyeceksin.

Makamlar, servetler verirlerse, nefsini unutacaksın.

Yalan, iftira, çamur fırtınasına tutulursan, hissiyatını terk edeceksin… Önünde demirden set yaparlarsa, dişinle deleceksin. Dağları toptan oymak gerekirse iğne ile oyacaksın. Unutma! nerede olursan ol, küfrün ve cehlin ta temelini çürüteceksin. Bir gün Kur’an etrafındaki surların yıkıldığını görürsen; hemen kemiklerini taş, etlerini harç, kanını da su edeceksin. Etrafına ilimden, irfandan, faziletten, ahlaktan kaleler dikeceksin. Kaleler, fedailer ister. Nasıl olsa sen de içinde fedai olacaksın.

Bu mektubu okuyunca, Mesnevi’yi okuyan Yunus Emre gibi “Uzun olmuş” diyeceksin. O’nun gibi ben olsa idim: “Ete kemiğe bürünürdüm. Yunus diye görünürdüm” derdim dediği gibi, sen de ne lüzum vardı uzun uzun saymaya, kısaca “Kur’an talebesi olacaksın” deseydin yeterdi, diyeceksin. Haklısın. Zira, İslam yoluna giren bilir ki, bu yol kıldan ince, kılıçtan keskindir. Her kişinin değil, er kişinin yoludur.

Seni bütün ruhu canımla kucaklar, gözlerinden öper, dualarına mukabele eder, Allah’ın rızası dairesinde buluşmak üzere mektubuma son verirken, dalalete düşen din kardeşlerimin, kısa bir zamanda sizin gibi hidayete ermelerini, Cenab-ı Vacib-ül Vücud olan Hazret-i Allah’tan niyaz eylerim. Amin.

Tarihe not düşülen bir son dakika vasiyeti!

•March 27, 2007 • Leave a Comment

Nejat EREN / YENİ ASYA
Yıl: 1960

Ay: Mart.

Yer: “Taşıyla toprağıyla mübarek Isparta”

Mekân: Ahşap bir ev!

Hatip: Asrın manevî tabibi Hz. Bediüzzaman Said Nursî.

Muhataplar: Nurun fedakâr hadimi olan bir avuç insan: Zübeyir, Tahirî, Sungur, Bayram, Ali İhsan, Ceylan, Nuri, Mustafa, Said, Şaban, Mustafalar… vs.

Söz: “Kardeşlerim! Siz hiç merak etmeyiniz! Müsterih olunuz! Risâle-i Nur, küfrün belini kırmıştır! O, bir daha belini doğrultamaz. Siz daima ve her zaman müspet hareket ediniz. Menfî hareket etmeyiniz! Vazife-yi İlâhiyeye karışmayın. Mümkünse her yerde medrese-i nuriyeler açın. Daha da önemlisi, her bir Nur Talebesi evini mutlaka dershane-i Nuriye’ye çevirsin!”

Veda ve vasiyet!

Evet hem veda! Hem vasiyet!

Koca Sultan, ahde vefa duygusunu yerine getiriyor.

On sekiz senesini geçirdiği, “Taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben, sizin yüzünüzden Isparta’yı ve havâlisini taşıyla, toprağıyla seviyorum. Hattâ diyorum ve resmen de diyeceğim: Isparta hükümeti bana ceza verse, başka bir vilâyet beni beraet ettirse, yine burayı tercih ederim. Evet, ben üç cihetle Ispartalı’yım. Gerçi tarihçe ispat edemiyorum; fakat kanaatım var ki, İsparit nahiyesinde dünyaya gelen Said’in aslı buradan gitmiş. Hem Isparta vilâyeti öyle hakikî kardeşleri bana vermiş ki; değil Abdülmecid ve Abdurrahman, belki Said’i onların herbirisine maalmemnuniye feda eylerim” dediği, Nurun bahtiyar ve kahraman hadimlerinin ocağı ve merkezi olan mübarek Isparta’ya ve kahramanlara veda ediyordu.

Emanet-i kübrâyı asıl alarak, kendisine sünuhat-ı kalbiye tarzında “vehbî” olarak verilen ilimle telif mazhariyetine ulaştığı Risale-i Nur eserlerinin büyük bir kısmını telif ettiği mübarek belde Isparta’dan ebediyet âlemine giden yolculuğun başladığını hissederek son nasihat ve tembihlerini yapıyordu.

“Vefanın” sonsuzluğa uzanan kıvrımları, “vedanın” dayanılmaz ıztırabına karışıyordu.

Bir asra yaklaşan çilenin tomurcuk olduğunu, meyveye döndüğünü görmüştü koca sultan! Continue reading ‘Tarihe not düşülen bir son dakika vasiyeti!’

Sevginin kucaklayıcılığı

•March 27, 2007 • Leave a Comment

Şaban DÖĞEN / YENİ ASYA

“Gelin tanış olalım,/ İşi kolay kılalım,/ Sevelim, sevilelim,/ Dünya kimseye kalmaz” der Yunus.

Madem ki kalbimize kâinatı istilâ edecek bir sevgi yerleştirilmiştir. Önce Allah’ı, sonra da Allah adına yaratıklarını sevmekten başka yapabileceğimiz ne olabilir ki?

22. Mektup’ta uhuvvet, yani kardeşlik konusunu işleyen Bediüzzaman da sevgiyle düşmanlığın ışık ve karanlık gibi birbirlerine zıt olduğunu söyler. Işık geldiğinde karanlık, karanlık geldiğinde ışık kaybolduğu gibi, bir kalbe sevgi yerleştiğinde de düşmanlığa orada yer kalmaz. O duygu acımaya dönüşür. Düşmanlık yerleşince de sevgiden söz edilmez. Sevgi de yapmacık söz ve davranışlardan ibaret kalır.

Mü’min, mü’min kardeşini sevmek zorunda. Bu imanın gereği. Onda Kâbe hürmetinde iman, Uhud Dağı azametinde İslâmiyet ve dağlar büyüklüğünde sevgi, saygı, şefkat, cömertlik, fedâkârlık, v.s. gibi yirmi-otuz masum ve güzel sıfat varken bir iki tane hata, kusur, yanlış ve canî sıfatı yüzünden ona kin bağlamak, düşman kesilmek imanla, İslâmla, insafla, vicdanla bağdaşmaz. Allah Resûlü (a.s.m.), “Siz iman etmedikçe Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de tam iman etmiş olamazsınız” buyurmuyor mu?

Öyleyse mü’min’ mü’min kardeşini sevmeli. Fenalığı için sadece acır ve lütufla islâhına çalışır.

Peki, şu siyasî tercihler konusunda Müslümanların—bilhassa mazide—birbirlerine değişik gözle bakmalarını, ãdetâ kin ve düşmanlığa varır tarzda davranışlar içerisine girmelerini nasıl açıklamalı?

Sorunun cevabını siz buladurun. Ben sadece sonucuna dikkat çekmek isterim. Hz. Ebû Bekir’in, “Kendinizi hizaya sokunuz. Yoksa zaman sizi hizaya sokar” vecizesi gereğince biz kendimizi İslâmın ve imanın potasında tam eritemediğimiz için Kader öyle olaylarla bizi tokatladı ki, ehl-i iman ister istemez birbirlerine yaklaşma, omuz omuza verme, kaynaşma, birbirlerine anlayış ve hoşgörüyle bakma ihtiyacını hissetti.

Evet, birbirimizi anlamak işin başlangıç noktası. Bizi bir araya getiren, birleştiren bağlar o kadar çok ve kuvvetli ki ne cemaatî ve siyasî tercih farklılıkları hiçbir zaman iman kardeşliğinin önüne geçemez.

Herkes bir cemaate mensup olmalı veya olabilir. Ama bu hiçbir zaman diğer cemaatleri karalama, onlara düşman olmayı gerektirmez. Herkes cemaatini İslâma hizmet etme metod ve yarışı olarak görmeli.

Siyasî tercihlerde de farklı mülâhazalar olabildiği için aslâ aynı camide omuz omuza geldiğimiz kardeşimize farklı gözle bakma vesilesi olmamalı.

İmanın gereği olan sevgi bunu gerektirmiyor mu?

26.03.2007

Nevruz, mahlûkatın bayramıdır

•March 22, 2007 • Leave a Comment

Muhsin Alev, Bediüzzaman Hazretleri ile ilgili 1952-1953 yıllarında Gençlik Rehberi münasebetiyle İstanbul’da açılan davanın bir sanığı olması itibarıyla pek çok hatıranın sâhibidir…

O diyor ki: “Üstad, gezmeyi, bilhassa bahar ve yaz aylarında kırlarda dolaşmayı çok severdi. Mahlûkatla, mevcudatla baş başa kalıp, derin derin tefekkür ederdi… İstanbul’da Nevruz günü kıra giderken, bizi de yanında götürdü. Kırda, ‘Bugün mahlûkatın bayramıdır.’ diye Nevruz’un önemini bize anlatmıştı. Kırdaki köpeklere ekmek parçası verdi. ‘Bugün, bu Nevruz Bayramı’ndan, bu köpeğin bile bir hissesi vardır. Bahar mahlûkatın bayramıdır. Biz de onların bayramına iştirak edelim.’ demişti. Çok sevinçli bir hali vardı Nevruz günü…”

Üstad Hazretleri, 17. Söz’de şöyle demektedir:

“Cenab-ı Hak, şu dünyayı, ruhlar ve rûhânîler âlemi için bir bayram, bir şehrâyin (donanma, şenlik) sûretinde yapıp bütün güzel isimlerinin nakışlarını garip, acip hârikalarıyla süsleyip, küçük-büyük, ulvî-süflî her bir ruha, ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız güzelliklerden verilen nimetlerden istifade etmeye uygun ve duygularla donatılmış bir cesed giydirir, cismânî bir vücud verir, bir defa o temâşâ yerine gönderir.”

Üstad, “Barla Yaylası, Tepelice’de; çam, katran, ardıç, karakavak ağacı hakkında yazılan Fârisî beyitlerin mânâsı” başlıklı yazısında da şöyle diyor:

“Senin temâşâna, hüsnüne, herkes her yerden koşup gelmiş. Senin cemâlinle nâzdârlık ediyorlar. Her hayat sâhibi varlık, Senin temâşâna, sanatın olan yeryüzüne her yerden çıkıp bakıyorlar. Aşağıdan, yukarıdan dellâllar gibi çıkıp bağırıyorlar. Senin cemâl-i nakşından keyiflenip, o dellâl-misal ağaçlar oynuyorlar. Senin kemâl-i sanatından neşelenip, güzel güzel sadâ veriyorlar. Güyâ sadâlarının tatlılığı, onları da neşelendirip nâzenînâne bir naz ettiriyor. İşte ondandır ki, şu ağaçlar raksa gelmiş, cezbe istiyorlar. Şu İlâhî rahmetin eserleriyledir ki, her hayat sâhibi varlık, kendine mahsus tesbih ve namazın dersini alıyorlar. Ders aldıktan sonra her bir ağaç, yüksek bir taş üstünde Arşa başını kaldırıp durmuşlar. Her birisi yüzlerce ellerini (Abdülkadir Geylanî’nin irşadı ile Allah’ın huzuruna iltica edip velilik mertebesine çıkan meşhur kahraman) Şehbâz-ı Kalender gibi İlâhî dergâha uzatıp, muhteşem bir ibadet vaziyetini almışlar. Oynattırıyorlar (kırk örme saçları ile meşhur dünya güzeli Şehnaz-ı Çelkezi gibi) zülüfvârî küçük dallarını ve onunla temâşâ edenlere de lâtîf şevklerini ve ulvî zevklerini ihtâr ediyorlar. Aşkın ‘hay-huy’ perdelerinden en hassas tellere, damarlara dokunuyor gibi sadâ veriyorlar.”

İşte, kâinattaki bu muazzam bayramı fark etmek, bu bayramda yapılan zikir ve tesbihleri idrak ederek, şuurluca, aynen Efendimiz’in (sas) miraçta Cenab-ı Hakk’a takdim ettiği gibi takdim etmemiz gerekir. Evet “Ettehıyyâtü lillahi vessalavâtü ve’t-tayyibât…” derken o derin şuurla söyleyebilmek…

Üstad Hazretleri, bu şuuru, her zaman en geniş ufuk ve en derin şuurla taşıyanlardandı… Mahlûkatın bayramı Nevruz’a hep iştirak ettiği gibi, vefatından seneler önce de “Ölüm bize Nevruz günüdür” diye haber vermiş ve bir Nevruz günü de vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin.

ABDULLAH AYMAZ

İMAN İLİMLERİ

•March 20, 2007 • Leave a Comment

Ümit Şimşek

Hidayet Senden olmazsa dirayet neylesin yRab!
Arapça bilse de Bûcehl’e âyet neylesin yâ Rab!
Merzifonlu Muallim Cûdî Efendi

BEDİÜZZAMAN, Risale-i Nur Külliyatının konusunu iman ilimleri, Risale-i Nur hizmetinin alanını da iman hizmeti olarak belirlemiş ve bu tespitin altını kalın hatlarla çizmiştir. Bu ise alışılmış bir yaklaşım değildir. İman konusunun kendi başına bir ilim, hattâ ilimler topluluğu olarak incelenmesi ve Risale-i Nur gibi hayli yaygın bir hizmetin yegâne alanını teşkil etmesi, pek çokları tarafından yadırganmıştır ve hâlâ da yadırganmaya devam etmektedir. Bu yadırganmanın nedeni ise, imanın bir ara aşama olarak görülmesinden, “daha ileri düzeyde” birtakım konulara geçiş için bir basamak olarak telâkki edilmesinden başka birşey değildir.

Oysa Bediüzzaman’ın eserlerinde iman, Allah’ın varlık ve birliği ile bazı inanç konularını ispat etmek ve bunlara inanmakla olup biten bir olay değildir. İmanda, herşeyden önce, bir “tanıma” eylemi vardır ki, başlı başına bu bile bir ömrü kapsadıktan sonra, hâlâ keşfedilmeyi bekleyen esrarıyla insanları cezbesi altında tutacak bir potansiyele sahiptir.

İslâm geleneğinde “marifetullah” adıyla anılan bu tanıma faaliyeti, kâinatın bütününü tanımaktan daha ötede bir iş olarak görülebilir; çünkü varlık âleminde olup biten ne varsa, Onun isimlerinden birer parıltıdır, o kadar. İlâhî isimlerden birisi bir parıltısıyla gökleri, bir başkası baharı, daha başkası anneler ile yavrular arasındaki şefkat alışverişlerini göz kamaştıran bir güzelliğe büründürüyorsa, gönlünü o parıltıların kaynağına yönelten bir insan kendisini hangi enginlikte deryalarla karşı karşıya bulur?

İnsan, maddî ve manevî duyu ve yetenekleriyle, evrendeki her türlü güzelliğin bütün inceliklerini tek tek ayırt etmek ve İlâhî isimlerin onlardaki parıltılarını çözmek, sonra da o parıltıları hem diliyle, hem haliyle bizzat yansıtmak üzere düzenlenmiş bir varlıktır. Gelip geçici dünya hayatında bundan başka hangi amacı insanın önüne bir ideal olarak koyacak olsanız, ona yakışmadığını hemen fark edersiniz. Bütün dünyanın egemenliği gibi erişilemeyecek şeyler de bu hükme dahildir; çünkü bütün bunlar fânidir, oysa insanın başta hayalgücü olmak üzere bütün yetenekleri, o erişilemeyen şeylerin de erişemeyeceği yerlere, sonsuzluklara uzanmaktadır.

Kaldı ki, bu dünyaya gelen herhangi bir akıl sahibi varlık, tıpkı Bediüzzaman’ın Yedinci Şuada macerasını yazdığı “kâinattan yaratıcısını soran gezgin” gibi, gözünü açıp da etrafa baktığı anda, kendisini bir muhteşem ülkede bulur ve bu ülkenin sahibini tanımak ister. Zaten herşeyiyle Onu tanımak ve Onun eserlerindeki üstünlükleri zevk etmek üzere yaratılmıştır insan; bu merak onun içine düştükten sonra, ömrü de aradığını tanımakla geçer.

Bununla beraber, sağlıklı bir tanıma eylemine girişmeden önce, imanın sağlam zeminlere oturtulması zorunluluğu vardır. Ve iman konusu, daha bu aşamada iken, günümüzde her yandan gelen sarsıntılarla, mâsum görünüşle saldırılarla, en sağlam bir aklı bile tereddüde düşürecek vehim ve vesveselerle karşı karşıyadır. Kime sorarsanız “Bir Allah var” der. Kime sorarsanız Müslümandır. Lâkin insanların hayat felsefelerini incelemeye başladığınızda, Allah’ın mülkünün sebeplere, doğa yasalarına, birtakım dünya adamlarına veya kurumlarına bölüştürülmüş olduğunu görürsünüz. Allah’a kalan ise, insanların henüz el atamadığı göklerden ibarettir; orada, günlük hayatımıza karışmamak şartıyla tanrılığını devam ettirebilir ve bu haliyle, tıpkı bir meşrutî kral gibi, sonsuz saygıya da muhatap olabilir!

Ne var ki, birçoklarının iman olarak gördüğü bu yaklaşım, Kur’ân’ın “şirk” olarak lânetlediği şeyin tâ kendisidir. Bediüzzaman da, “Herkes Allah’ı bilir; bu kadar derse ihtiyacımız yok” şeklindeki itirazlara verdiği cevapta, bu yaklaşımı “Hiçbir cihetle Allah’a iman hakikati onda yoktur” diyerek şiddetle reddetmektedir: Continue reading ‘İMAN İLİMLERİ’